Sınırları insan erdemleriyle belirlenmiş, ne sınıfsal ne de etnik nedenlere mahkum olmamış doğrularımızla özgürlük ve demokrasi mücadelesini sürdüreceğiz...

BURADAYIZ İŞTE...

OKURLARIMIN DİKKATİNE. BLOGUMDA TEKNİK BİR ARIZA YA DA BİR SALDIRI GERÇEKLEŞMİŞTİ.. ŞİMDİ HER ŞEY YOLUNDA...EMEKLERİMİZ BURADA... SAĞLICAKLA KALINIZ...

PARALEL BİR BLOG DA DEVAM EDİYOR...

Yeni blogun adresi: http://mirural.blogspot.com/

ŞU AN İZLEMEKTE OLDUĞUNUZ BLOG ADRESİ İLE YENİ BLOG ADRESİ BİRBİRİNE ÇOK YAKINDIR. İLGİNİZE TEŞEKKÜRLER.

MİHRAC URAL

...

...

...

...

TÜRK MODERNLEŞMESİ JAKOBENİZM VE BONAPARTİZM

Yener Orkunoğlu

Türkiye'de modernleşme hareketinin tarihini ve modernleşmenin toplum üzerinde yarattığı etkileri incelemek ve aynı zamanda modernleşme konusunda liberal entelektüellerin yarattığı yanılsamaları açığa çıkarmak zorundayız.
Liberal entelektüellerin çarpıttığı bir konu var. Siyasal İslam'ın yörüngesine girmiş bir çok entelektüel, Türkiye'deki Kemalistleri Jakoben olmakla suçlarlar. Yani Jakobenizm, darbeci ve anti-demokrat olmakla özdeşleştirilir. Böylesi bir değerlendirme, Jakobenizmin çarpıtılmasıdır. Kemalizm'i, Jakobenizm olarak değerlendirmek, Jakobenizme karşı bir haksızlıktır. Çünkü Jakobenizm, Fransız Devrimi döneminde küçük burjuvazinin (baldırı çıplakların) radikal bir devrimci hareketi olarak doğdu. Fransız Devrim hareketinin sol kanadını oluşturur.
((Devamı orta sol sutunda))

..

..

Mihrac Ural

Mihrac Ural

Yeniden felsefe okumak


Cumhuriyetin Doğuya sırtını dönmesinin mahkumu idik. Alfabe kırılmasının sonucu da, okuma adına nemiz var nemiz yok, arşivlerin küfüne terk edildi. Osmanlıdan çıkıp gelmiş haliyle zaten olmayan okumalara, sıçramalardan oluşan, dengesiz ve sonuçta eksiklikten kaynaklanan bir topallamaya düştük. Bu da, ülkemiz felsefe bilincinin derinlik ve bütünlüğünü oluşturacak zincir halkalarının kopuk olmasını getirmiştir.
Yunan felsefesi akılcılığının Aristo’yla temsil edilen sunumunu, İslami bir yorum ve ilerleyişle ele alan Farabi’de ifadesini bulan akılcılığa karşı, “ Tahafüt el Felasife” diyerek, dünya ve ahiret işinde akıla yer bırakmayan Gazali’nin, bu güne kadar süren tutuculuğundan yana saf belirlemiştir. Gazalinin, “filozoflar”ın aklın hareketinden yana dünyevi olayları yorumlayan yaklaşımlarına karşı yaptığı eleştirilere, aklın bir militanı İbni Rüşt’ün ünlü cevabı olan “Tahafüt el Tahafüt” ü tanımazlıktan gelmiştir. Böylece sağ, Yunan ve batı felsefe okumaları eksiğiyle iki ayağı topal hale gelmiştir. Dayandığı felsefi okumaların karşıtlarını da bilmemekle, sığ kalmıştır.((Devamı sol ana sutunda))

****

****

24 Nisan soykırımı hepimizi katletmişti...

Mihrac Ural

Osmanlının yürüttüğü son katliam olan Ermeni jenosidi –soykırımı- hepimizi katletmişti. Tam 93 yıldır sürmekte olan zorunlu sürgün ile insanlık sucunda İttihat –Terakki’nin ‘SOYKIRIM’ imzası vardır.

Ermeniler, kendi uygarlık katkılarıyla Anadolu’ya renk katan, bölgemizin en eski uluslarından olup, ”katli vaciptir” denilerek yurtları yakılmış, eski çağların bile tanık olmadığı bir vahşetle toptan sürgüne mecbur edilerek, 1,5 milyon insanı katledilmiştir; sürgünde ayakları telef olan uygar insanlar, Aziz Paşa’dan ayakkabı talep edince, “Rahat yürüsünler diye bunlara ayakkabı giydirin” diyerek verdiği emirle, “ayaklarına at nalı çakılmıştır”. Aç çocuklara, yüksekten sarkıtılmış ipe bağlı ekmekle, tavşan kaç tazı tut oyunu oynayarak işkence yapan, “su içerken yılan bile dokunmaz” erdemini ayaklar altına alarak, susuzluktan yerdeki su birikintisine yüzü koyun uzanıp su içen insanları topluca kurşuna dizen bir vahşet yaşanmıştır.

Dünya kamuoyunca tüm çirkefliğiyle bilinen bu katliamın Osmanlı sorumluluğunda olmasına karşın, TC. dahi bu kirli mirası reddetmeye yanaşmamış, Osmanlıyı savunmuştur; Maktulleri, katil ilan ederek saldırıya geçmiştir. Gerçekler sürekli inkar edilerek, yadsımaya dayalı bir düşünce sistematiği kurulmuştur.

“Resmi tarih” diye ünlenen tezler, inkarların tarihi olarak topluma dayatılmıştır.**19. yy sonlarından başlayarak, Katolik ve Gregoryan (Ortodoks) diyerek birbirlerine kırdırılan, tenkil ve sürgünlerle, mal mülklerine el konularak baskı altında tutulan Ermenilere yönelik soy kırımı, I Dünya savaşının, malum bol bahaneleri altında girişilmiştir (24 Nisan 1915).

Savaş sırasında, önce Ermeni gençlerinin Askere alınarak silahsız bırakılması ve ardından toplu tasfiyelerin yapılması, geride kalan Ermeni halkının Tenkil ve sürgünlerine geçilmesi. Bu konuda talimatların dakik bir biçimde, en yetkili resmi merciler tarafından istenip, izlenmesi. O dönemin Sadrazamı (Başbakanı) Talat Paşa’nın, başından itibaren olayları, dikkatlice takibi, emirler vermesi, istatistik tutması (iskan edecekleri yerde dahi nüfusa göre oranlarının %5 geçmeyecek düzeyde tutulmaları talimatları da dahil) ve bunun en ince ayrıntısına kadar yazılı özel notlarla tescili, Ermenilere reva görülen her şeyin, planlı bir tarzda icra edildiğini göstermeye yeterlidir (Ermeni tehciriyle ilgili Talat Paşa’nın tutanakları için bkz. Murat Bardakçı, Hürriyet gazetesi, 24 Nisan 2006’dan itibaren yayınlanan dizi) Bu, Ermenilere ilişkin, adına ne konulursa konulsun, yapılacak olanların önceden planlanmış eylemler olduğunu gösterir.

Bundan sonra, sonuçlara bakılarak, yapılanlara verilecek ad, tanımlamaya geçilir.*Böylesine planlı ve en ince ayrıntısına kadar takip edilmiş ve bir etnik topluluğa yönelen, sonuçta en iyimser tahminlerle, el yazması tutanaklardaki rakamlarla bir milyon (1000 000) üzerinde Ermenin ölümüne yol açan, kimi şehirlerde nüfusu yüz binlerden sıfıra indiren, çoluk çocuk on binlerce canın etnik yapısını değiştirmek için farklı etnik toplumlara dağıtan, topraklara el koyan, binalarını yıkan, her türden maddi ve canlı servetine el koyup katleden girişimlere, soy kırımından başka bir ad verilemeyeceği görülür.

Bu bir soykırımdır. (..)Osmanlıdan, cumhuriyete süre gelen bu aklın, daha uzun süre yürürlükte olma tehlikesi tüm çıplaklığıyla kendini göstermektedir. Tarihimizle cesurca yüzleşmeden bu aklı toplumsal işlevlerimizden ve geleceğe ilişkin yaşam planlarımızdan söküp atmak güç gibi duruyor.
((*)Ermeni jenosidi ve Kürtleri inkarı –Mihrac Ural)

**
Sıranın kendisine gelmeyeceğini sananların dikkatine, bu vatanın birimize değil, hepimize ait olduğunu bir kez daha, bin kez daha yeniden birbirimize kanıtlamakla yükümlü olduğunuzu artık anlamak zorundasınız.

Bilmelisiniz ki, farklılıkları içselleştirmek, onlarla barış içinde yaşamayı fiilen gösterip, haklarını anayasal ve kurumsal güvencelerle kökleştirmek ertelenmez bir görev haline gelmiştir, bu yapılmadıkça bu vatanın hepimize ait olduğuna kimseyi inandıramazsınız.

Mümkünü, imkansız hale getirmeye devam ederseniz, sizi biz farklılar, ayrı varlıklar bile kurtaramaz. Bunun vebali, Hrant Dink’in katline yol açan akıl sistematiğinin kıyımına tek tek ve topluca maruz kalmaktır bilesiniz.
((*)Hrant Dink'in Katli ve Tarihi Gerçekler –Mihrac Ural)


Murat Altunöz’ün Beklenen Kitabı Kırılgan Zamanlar Çıktı…

2002 Ocak ayında başladığımız yolculuğumuza 7 yıldır devam ediyoruz. Karalama Dergisi, ülkenin koşullarına göre bazen inişler ve çıkışlar yaşamamıza rağmen her geçen gün dergimizle daha da büyüyoruz.

Karalama Dergisi olarak;
Şair Nevruz Uğur ve Halil İbrahim Yıldız’ın kitaplarından sonra Karalama’nın Kurucusu ve halen Editörü olan Murat Altunöz’ün Kırılgan Zamanlar adlı kitabını yayımladık.
Geçmiş zamanların, kırılmış, yalnız ve hüzünlü dizelerinde bulduk kendimizi,
Her dize de bir direniş, bir sürgün, bir ayrılık ve özlem var.
((Devamı sol alt sutünda))

...

...

Yerel Çeteleşmenin Boyutu...

Murat Altunöz /Gazeteci

Çeteleşme yıllar sonra Ergenekon operasyonuyla tekrar gündeme geldi. Eskiden bildiğimiz mafya sistemi çökmüş artık daha organize ve daha profesyonel bir hal alan almıştır.Bazı yazarlar, Emekli Polisler ve Emekli askerlerinde içinde bulunduğu yeni bir yapı ortaya çıktı.Aslında bu tür çeteleşmeler yıllardır hep ülkemizde vardır. Ama bu hafta benim bahsetmek istediğim yerel çetelerdir. malesef son yıllarda ciddi anlamda yerel çeteleşme ve Organize suçlarda bir çoğalma vardır. Zaten Hatay il Emniyet Müdürü Osman Çapalı'da bu konuya dikkat çekerek " Bireysel suçlar artık organize suçlara kaymıştır" demiştir.
((Devamı sol ana sutunda))


İNTERAKSİYON

Faiz Cebiroğlu
Her gelişim, karşılıklıdır. Her ileriye yönelik değişim, bir interaksiyondur. İnteraksiyon, karşılıklı etkileşim oluyor. İnsanlar, başkalarıyla birlikte yer alarak, başkalarıyla birlikte öğrenerek sosyal yönlerini geliştiriyorlar. Sosyal yönünü geliştiren insan, aldığı öğreti ve deneyimlerle bireysel yönünü ”işleyerek” yapılandırıyor. Yapılanma, ”özbilinç” ve ”özgüven” ile nitelik bir hal alıyor.

İnteraksiyon ya da karşılıklı etki, yaşadığımız toplumda, değişik yer ve ortamlarda farklı farklı oluyor. Dille başlayan diyaloğa; insanların bulunduğu yaşam tarzları, çalışma biçimleri ve kısacası sahip oldukları sınıfsal konumları da ekleniyor. Sosyal sınıf, gelişimde ”ana halka” oluyor. Sosyal sınıf, ileriye yönelik değişimin ”can alıcı noktasını” oluşturuyor.

(Devamı orta ana sütunda )
http://mirural.blogspot.com/

...

...

Yabancılaşmanın Dinamiği


Mihrac Ural

Yabancılaşma, insanlık ailesini birbirine yakınlaştıran, farklarını hızla öteleyen özel mülkiyeti ve olumsuz sonuçlarını bile köşeye sıkıştırma işlevi gören sonuçlarıyla, olumsuz değil çok olumlu bir role sahiptir. Tarihsel süreciyle derinleşip geliştikçe gerçekleşen yabancılaşma, insana çok daha cüretkâr olma, çok daha özgürce beyin labirentlerinde kurguladığı fantezileri yaşama ve bunu yaparken de dar anlamda aile, mahalle gibi klancı darlığın etkiler altında kalmayıp, geniş anlamda da ulusal sınırları aşıp belki başlangıcı sanal âlemin nimetleriyle, bilgi çağının iletişim olanaklarıyla bu tutku ve arzularının doruklarını zorlama şansını elde etmektedir.Yabancılaşma olmasaydı, emeğin sosyal etkilerinden bahsetmemiz mümkün olamazdı. Emek ne kadar sahibinden uzaklaşır, ne kadar sahibine belirgin olmaktan çıkarsa, o kadar evrensel ölçeklerde hizmet sunmaya başlamış demektir. Ve bir o kadar kültürel farklılıklarını hesaba katmadan ( renk, ırk, ulus, coğrafya, bölge farkı tanımadan) insan türüne ait hale gelmiş demektir.
((Devamı orta ana sol sütunda: ))
http://mirural.blogspot.com/

..

..

MİLLİ MARŞLAR

Ayşe Hür
1955'te İsveç'ten bir kız jimnastik ekibi İstanbul'a gelir. Spor ve Sergi Sarayı'nda yaptıkları gösteriyi piyano eşliğinde söyledikleri bir şarkıyla bitirirler. Şarkı ‘Tre Trallade Jantor’dur. O sırada salondaki bütün izleyiciler ayağa kalkar ve ‘Dağ başını duman almış/Gümüş dere durmaz akaarrrrr….’diye İsveçli sporculara eşlik eder. Durumu bilmeyen İsveç medyası olayı "centilmen Türk seyircisinden jest" olarak yorumlar. Nereden bilsinler, tam 40 yıl önce şirin şarkılarını millileştirdiğimizi…
“Üsküdar’a gider iken aldı da bir yağmur/Katibimin setresi uzun eteği çamur… diye başlayan ünlü türkünün bestesi 1853-1856 Kırım Savaşı sırasında İstanbul’daki Selimiye Kışlası’nda kalan ‘eteklikli’ İskoç Alayı’na moral vermek için yazılmış ‘Donsuz askerler…’ diye başlayan bir asker şarkısıdır. II. Mahmut döneminde (1808-1826) modernleşme çabaları sırasında askerlere giydirilen setre ve pantolon mutaassıp çevreler tarafından ‘sokağa donla çıkmakla’ eşdeğer görülmüş, özellikle de ‘gavur mukallitliği’ denilen bu modernleşme hareketine çabuk uyum gösteren eli yüzü katipler halkın diline düşmüştür. Bir İstanbul külhanbeyi, bu katiplerle alay etmek için, Üsküdar yolu üzerinde olan Selimiye Kışlası’nda kalan İskoç askerleri için yazılan marşın müziğine Türkçe sözler yazar ve ünlü Katibim türküsü ortaya çıkar.
1974 Kıbrıs ‘Barış Harekatı'ndan sonra bir Yahudi şarkısına Türkçe sözler yazılmış ve ortaya Ayten Alpman’ın ünlü Memleketim şarkısı çıkmıştır. 1980 darbesinden sonra solcu mahkumları ‘millileştirmek’ için marş niyetine binlerce kez çalındığı için bu gün pek çok eski mahkum, bu şarkının adını duyduğunda bile ciddi bir gerginlik yaşar. On binlerce Fenerbahçelinin coşkuyla söyledikleri Yaşa Fenerbahçe Marşı, Franko dönemine ait faşist güfteli Viva L'Espanya (Yaşa İspanya) adlı İspanyol marşıdır ve bugün İspanya’da pek çok kişi bu marşı duymaya tahammül edemez. Ülkücülerin söylerken gözlerini yaşartan “Çırpınırdı Karadeniz/Bakıp Türkün Bayrağına” türküsü 18.yüzyılda yaşamış Sayat Nova adlı Ermeni sanatçının Kamança adlı şarkısının Türkçesi’dir.

((devamı sol büyük sütunda))

24 Ocak 2008 Perşembe

TÜRBAN ve KURAN


Bedreddin Mahir

bedreddin.mahir@gmail.com

17 Eylül 2007



İslam’da Türban farz değildir. Farz olanda, köle, cariye, özgür ayırımı yapılamaz. Farzın, yakın akraba önünde ya da yabancılar önünde uygulanmasında ikircimliği olmaz; her zaman ve mekanda kendini ifade eder. İslam’da farz, altı değil, beş’tir.

Türban, Medine’nin Kozmopolit koşullarında bir simge olarak, özgür Müslüman kadını, köle ve cariye Müslüman kadından ayırt etmek ve tacizlerden korumak adına, süslerin örtülmesi için önerilmiştir. Kuranda da bu çerçeve içinde yer alan tüm ayetler kadının süsünü örtmesinden bahsetmiştir. Süs ise, Kuran’ın hiçbir yerinde kadın uzuvlarından biri olarak tanımlanmamıştır. Kuran’da süs ise, geçtiği her ayette açık ve sarih olarak, taşınan, takılan bir meta olarak belirlenmiştir.

Tarihin derinliklerinde de başörtüsü ritüelik bir simge olarak başladı. Zaman zaman kadının üretimde yer alışının bir ihtiyacı, sosyal yaşamdaki süsü olarak devam etti. Tarih içinde inanç güdüleriyle başlayıp süse dönüşen binlerce olgu gibi, baş bağlamakta aynı yolu izlemiştir. Türban ise, bunu tersten izledi, Peygamber döneminde bir takı-simge olarak, farklı olanı tanımla aracı olarak başlayıp sonradan inanca dönüştürüldü.

Örtünme dinin temel inanç unsuru olsaydı, Eskimolar peygambersiz Müslümanlar olarak, inanç şampiyonu olurlardı.


İslam Tanrısı dedi ki…


Allahın kullarından beklentisi İslam dinini en ayrıntılı işlenmiş konusudur. İslam dinin özü de burada yatar. Bunun için İslam dininde tüm olgular, yaptırımlar, eylemler, önermeler tek bir yöne doğru akar. O da Allaha takvada anlamını bulan, bağlılık, saygı ve inançtır. Bunun bin bir aracı ve her aracın bin bir şekli bulunabilir. Değişmeyen ise Allaha yönelimdir, teslimiyettir. Dinin adı da buradan gelmektedir, “Eslema” yani teslim oldu. İslam dininde inanç bu yüzden biçimlere endeksli değildir. Kuranda Allah, biçimlerle kulundan itaat istemeyecek kadar yüce bir yerde oturtulmuştur.

Bu yanıyla, kurandaki İslam’ın tanrısı, kullarına bağlılığı özce benimseme dışında, şekli simgesel hiçbir olguyu inancın temel unsuru olarak farz etmemiştir. Kuranda yazılı olarak dile gelen vahi dışında, tüm yaptırım ve önermelerin kul ürünü olduğu gerçeğiyle, özü benimsemiş bir Müslüman’a biçimleri inanç olarak benimseme farzı yoktur. Sünnet dahil, icma, kıyas din değildir. Vahi’yle ve kurandaki İslam’ın mantık tutarlılığıyla çelişen hiçbir önerme inanç kapsamı içinde bir hüküm olamaz. Uygulamasında her türden özgürlük olsa da ve bunu sosyal, siyasal yaşamda kişiye özel yaşanmasını savunmak demokrasinin gereği olsa da, dinin bir farzı, ya da inancın özüne ilişki olduğu iddia edilemez.

İslam dini temel olarak, Kuranda yer alan ve vahi olduğu belirtilen Sure ve onun tek tek cümlelerini ifade eden ayetlerin mesajından oluşmuş bir dindir. Tanrısal olan budur, bu dinin peygamberi de hüküm sahibi değil, tanrının sadece bir elçisi ve kuludur; “Muhammed sadece bir elçidir” (Âl-i İmran Suresi (3), ayet 144). İslam dininin temelini oluşturan kurandaki mesaj, içinde bulunduğu çağından çıkıp gelmiş haliyle, tanrının tekliği mücadelesini vermiş ve bunun tüm yönleriyle belirginleşmesi için insana yükümlülükler getirmiştir. Önceki semavi dinlerin çok belirgin olmayan tarı anlayışını da aşma amacıyla, bir eleştirel tutumla, kendi tanrı anlayışını geliştirmiştir. 23 yılın dünyasal ilişki ve çelişkilerinden verilen örneklerle, tanrının tekliği ve ona teslimiyet amacı, şekli bir mutlaklığa bağlı olmaksınız bin bir araçla icrası istenmiştir. İslam dininde tek merkez Allah’tır. Bu yanıyla da, önceki tüm inançlardan ve semavi dinlerden kendini ayırır.

İslam’ın Tanrısı, Tevrat’ın tanrısı Yehova gibi, insanlığı ihmal edip tek bir Yahudi milletine değil tüm insanlığa gelmiştir ve Yehova gibi başka tanrılarla rekabet içinde değildir, rakipsizdir, rekabeti yoktur. İslam’ın tanrısı, Hıristiyanlıktaki gibi üç parçanın birliği de değildir. Bab-oğul- Küdüs’ün ruhunda her nasılsa cisimleşmiş üçlü bir tanrı öbeği gibi parçalı bütün değildir.

Bu yüzden, İslam’ın Tanrısı, 99 adıyla, sınıflandırılarak, yetersiz de olsa vasfedilip arışın tahtına oturmuş, kendinden emin, yarattığı evrenin canlı cansız tüm varlıklarının teslimiyetinde, insanlığı sınavdan geçirirken, öz olan kedisi gibi isteği de özdür, içeriktir biçim değildir. Bunu indirdiği vahide ve vahinin yazılı masajı Kuran’da, her surede ve ayette tekrar tekrar belirtir. Kulunu sık sık affeder, dininin Beş Farz’ının özünü ister, Ameli hiçbir farzının biçimine mutlak bir kayıt koymaz, ona her türden toleransı tanır. İslam’da tanrı, biçimlerin ayrıntılarıyla, zamanın değişimine göre ortaya çıkan gereklerin biçimsel uygulamalara yaptığı etkilerle ilgilenmez. O, özdür öz ister, biçim değil. Bunun için, denebilir ki; biçimlerle kendini tanımlaya İslam’ın Kuran diye bir kerim kitabı, mesajı yoktur. Kuran, Allaha özce bağlılığın mesajıdır. Kurandaki İslam da budur.

İslam’da Tanrı tektir, ortaksızdır ne doğmuştur ne de doğrandır, insanlık onun kuludur.

Bu tekçi yaklaşımın mantıki sonucunda İslam’ın Beş farzı belirlenmiştir. Bu temel unsurlar dışında kalan unsurlar inancın tamamlayıcı unsurları olarak yerini almış ve bunlar için kurandaki ayetler yeterli olmayınca, peygamberin yaşamı boyunca yaptıkları, söyledikleri, davranışları sünnet adı altında kuranın açık olmayan ayetleri yorumlanmıştır. O da, yetmeyince icma ile din âlimlerinin ortak toplu kararlarına yaslanılmıştır. Bu sonuncusu da yetersiz olunca, kıyasla yani karşılaştırma yöntemine başvurularak sorular ve sorunlar çözülmüştür, buradaki yetersizlikler zamanın getirdiği yeniliklere ise kimi mezheplerde içtihat kapısı denilen kapılar açılmış ya da karmaşık kıstaslara dayılı yorum kapıları zorlanmıştır.

Oysa Kuran hariç, diğer yorumların tümü (İslam dini algılayışındaki tutarlılık açısından) tanrının değil kulların yorum ve önermelerinden ibarettir. Bu özelliklede Peygamberin ölümünden sonra çok başlı olan, vekaleti kimden alınmış belli olmayan kul söylem ve önermeleridir. Kulların kendi özgün verileriyle oluşan yorum ve önermelerinin, Kuran göre düzenlenmesi çabası, bu girişimlerin hiçbir zaman tanrının mutlak emirleri olmayacağını göstermeye yeterlidir. Bunun için bu günde sürmekte olan derin mezhebi farklılıkların, farklı dinler gibi bir tablo oluşturması bundandır.

İslam dini açısından bütün karmaşasına rağmen inancın özü, içeriği, gerçek anlamı, tanrıya teslimiyet, tanrıya kulluk ve tam bir bağlılık olarak tanımlanabilir. Kuranın binlerce ayeti, suçluyu suçsuzu, olumluyu olumsuzu, mümin olanı olmayanı sabırla tövbeye ve tanrıya teslime davet eder; tek sığınağın bu olduğunu ve her türlü affın bu sığınağa bağlı kalınınca tecelli olacağı telkin edilir. Allahın Kurandaki mesajıyla, kullarından isteği bu merkezdedir. Bunun için en zalimi, en fahişi en, olumsuzu bile tövbeye davet ederek, onu af edeceğini belirtir.

Bu verilerin ışığında, türban konusuyla ilgili olarak yapılacak her tartışma, bu öze göre yerinin tespit edilmesi gerekecektir. Evet, 1400 yıldır ezici biçimde temel İslam mezhepleri tarafından uygulana gelen şekliyle, inanca dönüştürülmüş bir başörtüsü, hicap, türban olayı olduğunu teslim etmek gerek. İrili ufaklı kimi İslam mezhep ve topluluklarında böyle bir inanç dayatma ısrarlı olamasa da, ezici çoğunluk bu yönde bir algı içinde inancını icra ettiği söylenmelidir. Ancak bu toplu sürükleniş, Kuran’da, tartışmaya yer vermeyecek açıklıkla, vasıflarıyla bir hükmün sonucu olmamıştır. Kuran dışında tamamıyla, kulun ve kulların yorumuyla, başlangıcı simge olanın inanca dönüşü gerçekleşmiştir. Bunu, Kuranın sayılı hicap ayetlerinde tanımlamak zor değildir.



Hicap ayetleri


1. Nur Suresi (24), 31.ayet

“İnanan kadınlara da söyle: Bakışlarını bazısını yumsunlar, ırzlarını korusunlar. Süslerini göstermesinler. Ancak kendiliğinden görünenler hariç. Başörtülerini yakalarının üzerine koysunlar. Süslerini kimseye göstermesinler. Yalnız, kocalarına, yahut babalarına, yahut kocalarının babalarına, yahut oğullarına, yahut kocalarının oğullarına, yahut kardeşlerine, yahut kardeşlerinin oğullarına, yahut kız kardeşlerini oğullarına, yahut kadınlarına, yahut ellerinin altında bulunan (köle ve cariye) larına, yahut kadına ihtiyacı bulunmayan erkeklerden tabilerine (yani hizmetçilere, yardıma muhtaç ihtiyarlara, bunaklara ve dilencilere), yahut henüz kadınların mahrem yerlerini anlamayan çocuklara gösterebilirler. Gizledikleri süslerin bilinmesi için ayaklarını vurmasınlar. Ey müminler, topluca Allaha tövbe edin ki felaha eresiniz.

2. Nur Suresi(24), 60. ayet

Evlenme arzusu kalmamış oturan (ihtiyar) kadınların, kasden süs göstermeğe çalışmadan, dış örtülerini bırakmalarında kendileri için bir günah yoktur. Ama sakınmaları, kendileri için daha hayırladır, Allah işitendir, bilendir.

3. Ahzab Suresi(33), 33. ayet

Evlerinizde oturun, ilk cahiliye (çağı kadınları)nın açılıp kırıtması gibi açılıp kırıtmayın…

4. Ahzab Suresi(33), 59. ayet

Ey peygamber, eşlerine, kızlarına ve inananların kadınlarına söyle ( bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) örtülerini üstlerine salsınlar ( vücutlarını örtsünler); onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah çok bağışlayan çok esirgeyendir.

(Ayetlerin tercümesi, Prof. Dr. Süleyman ateş’in, “Kuran-ı Kerim ve Yüce meali”nden alınmıştır)

Kuranda hicap ayetleri bunlardır. Bu ayetlerin daha da anlaşılmasını sağlayacak, birkaç ayet bulunmakla birlikte konumuzun temel Kuran ayetleri sadece bunlardır. Şimdi bu ayetlere baktığımızda, yapılan ve özellikle yerine getirilmesi istenen süslerin (ziynetlerin), örtülmesidir. Ayetlerdeki sarih ibareler ve kuranını insanlığa net açıklıkta bir kitap olarak indirildiğine gönderme yapılan ayetlerine dayanarak, tartışmaya yer vermeyecek şekilde, örtülmesi gerekenin süslerin taşındığı kadın uzuvları değil bizzat süsler olduğu görülecektir. Süslerin örtülmesini isteyen Kurnadaki İslam, süsleri yasaklamayı bile gerekli görmemiştir. Araf Suresi(7), 31. ve 32. ayetleri, süs ve süslenmeyi onaylamasına, açık bir gönderme olarak Kuranda yerini de almıştır.

“Ey adem oğulları, Süslerinizi (ziynetinizi) her mescide beraber götüren; yiyin, için fakat israf etmeyiniz; çünkü o, israf edenleri sevmez” (7/31)

“De ki, ‘Allah kulları için çıkardığı (ziyneti) ve güzel rızkları kim haram etti?’ De ki; ‘o, dünya hayatına inananlarından, kıyamet günü de yalnız onlarındır’ işte biz, bilen bir topluluk için ayetleri böyle çıkarıyoruz” (7/32)

Tanrı kurandaki mesajında, insanların rağbet edecekleri süslenmelere, temiz olmaya onay vermekle kalmıyor bunun yerinde bir davranış olduğunu belirterek te önemsiyor. Tabiî ki buna dayanarak süsü olmayan, güzel giyimli olmayan mescide gidemez gibi bir sonuç çıkarma yanlışına düşülmeyecektir. Ancak, inançla temizlik, güzellik, bakımlılık, süslülük arasındaki doğru orantı dinin kendi dokusunda olan bir dengedir. Ancak Allah, bu özgürlükleri ne farz olarak insanlığa emrediyor nede şekli unsur olan bu veriler üzerinde inanç kurmuyor. Her bir ayette tek tek dönüp geldiği yer, “Hayırlı olan takva elbisesidir” (Araf Suresi (7),26 ). Yani Allah, dünyevi tüm biçimselliklerden daha hayırlı olan ve sahiplenilmesi gerekenin inanç olduğunu, Allaha bağlılık ve teslimiyetin olduğunu vurgular.




Örtülerini üstlerine salsınlar

Peygamber, hicretle Medine’de mülteci durumundadır. Ansar denilen yandaşları vardır ve Medine şehri kozmopolittir. Her dinden soy ve boydan insanın yaşadığı önemli bir merkezdir. Bu karmaşa içinde, alışverişte, gezide, komşuluk gidiş gelişlerinde, pazarla iç içe olunan ibadet yerlerinde bulunuşta, Müslüman muhacirlerin sıkıntılar çektiği bilinmektedir. Bunlar arasında Kadınlara yapılan tacizlerinde yoğunca yaşandığı da

Oysa ki, Arap yarım adasında kadının oldukça özgür davranışı, giyimi, etkinliği ve özgür zenginliğiyle uyumlu bir trend içindedir. Mekke gibi o gün için çok gelişmiş bir merkezden çıkıp geldikleri şekilleriyle, Müslüman kadınlar Medine’de ilgi odağı durumunda olmuştur. Bu ilgi taciz dahil bir dizi sorunu gündeme getirmişti. Sorunların yoğunlaşması özgür kadınların, köle ve cariyelerden ayrıt edilebilmesi için, farklı olduklarının bilinmesi için ve incitilmemeleri, taciz edilmelerinin önlenmesi için, “tanınıp incinmemeleri için” (Ahzab Suresi(33), 59. ayet) bir simge olarak, “örtülerini üstlerine salsınlar” (33/59) denilmiştir. Bir simgedir burada örtünmek üstelik burada da, süslerin yada başın örtülmesinden hiç söz edilmemektedir. Sözü edilen süslerin örtülmesi, elbise giyilmesidir açık seçik olunmamasıdır. Bu ayetlerde İslam, kendi mesajıyla tutarlıdır. Kadını, aynı anda yaşanılmakta olunan, ancak peygamberin gelişiyle içinden çıkılmaya başlanan, eski dönem ilişkilerinin tümünden bir kopmayla kendini farklı olarak ifade etme gereği görmüştür. 23 yıllık indiriliş sürecinde, vahinin takip ettiği yol böylesi olay ve kesitlerle oluşmuştur. Yeni bir uygarlık, bir dinini mesajı üzerinde oluşuyor, kendini farklılaştırmak için, yaşamı ilgilendiren her olay ve olguda yeniden tanımlamak ifade etme durumunda kalıyor. Uluslar merkantilist dönemi geçerken adım adım kendine özgü, bayraklarıyla, milli marşlarıyla, giyimleriyle diğerlerinden farklılaşması gibi bir şeydir bu. İslam’da bu yönde kendini biçimlendiriyordu. Ancak bu biçimleniş, hiçbir zaman mutlak kayıtlara bağlanma gereği duyulmayan, ana amacı Allaha teslimiyet ve kullukta olan bir yörüngede kalmıştır.




Özgür kadını Tacizden koruyan simge …


Simge olarak doğdu örtünme olayı. Mekke’de değil Medine’de ayetler indi. Mekke peygamberin şehridir, herkes akraba ve komşudur, tanıdıktır. Orada kadının tacizi sosyal bir sorun olarak yoktur. Aileler bölünmüş, kavga büyümüştür ancak, bağlar kopmamıştır, bu açıdan kadınların örtünme yönünde simgesel bir belirti taşımalarına ilişkin Allahın bir uyarı indirme gereği olmamıştır. Medine öyle değil. Hicret edenlerin, ayrı din soy ve boydan olanların karmaşık durumu vardır. Bu özgün kesitte ve özgün ihtiyaçtan doğan örtünme olayı, cahiliye denilen önceki dönemin kadını ile yeni dönemin Müslüman kadınını da birbirinden ayrıma yönünde bir adımdı. Ancak, bu adım özgünlüğü hiçbir zaman dinin temel yönelimleri ve mantık örgüleriyle ilgili bir farz değildir. Zaten öyle olsaydı, sadece özgür kadın için önerilmezdi. Kölede, cariye de Müslüman ise inancın göreli olması düşünülemez. Özgür Müslüman kadına ne kadar gerekli ise Köle ve cariye Müslüman içinde geçerlidir. Ancak kuranda dile gelen ve süslerin örtülmesiyle açıkça ifade edilen şey, özgür kadını Medine’nin karmaşası içinde tacizden korumak, tanıtmak ve incinmesini engellemek için bir simge olarak belirlenmiştir.

Hicap ayetleri, kuranda bir simge olarak belirmiştir, inanç farzı değildir. Simgenin inanca dönüşümü ise, Tanrı sözü vahi ve bunun yazılı beyanı olan Kuranda değil, tamamıyla dünyevi varlıkların, koşullara göre, sosyal ilişki içinde ortaya çıkan ihtiyaçlara göre belirledikleri bir kul, kullar yorumudur. Bu satırların yazarı, kökleri ehli-beyt’in masum imamları dönemi kadar uzanan tarihi geçmişiyle, dinin tüm vecibelerini kuşaklar boyu taşımış olan bir aileye mensup olarak, kuranın hicap ayetlerini, baş örtme farzı olarak ya da inancın olmasa olmaz bir koşulu olarak yorumlandığına hiç tanık olmamıştır. Örtünme dinin temel inanç unsuru olsaydı, Eskimolar peygambersiz Müslümanlar olarak, inanç şampiyonları ilan edilirlerdi.

Ayet tebzirleri

Tebzir, kelimesinin kökü bizirdir, çekirdek anlamına gelir; kavun, karpuz, incir çekirdeği gibi. Çokluğu tanımlar. Konuşma ve edebi dilde, olmayan bol keseden harcama, aşırı söz söyleme olarak kullanılır. Sınırlı imkanları hesapsızca harcamadır. Tarih boyunca, Kuran ayetlerinin de öyle harcandığı bilinmektedir. Hicap ayetlerinin yorumunda olduğu gibi.Bu bizi ayetlerin nasıl anlaşılmaması gerektiğine götürüyor her defasında.

Kuranın ayetleri nasıl anlaşılmamalı. Kuranın doğasında değişmeyen temel bir hat vardır. Tüm unsurlarıyla yaşam ve ibadet tek olan tanrı içindir. Ona bağlı olmak kul olmak ve teslim olmak içindir. İslamik yaşamın manası da budur. Bu dünya bir sınav dünyasıdır. Diğer tüm unsurlar inancın şekli ve icrasında farz olmayan unsurlardır. Bununla ilgili iki örnek vererek, Kuran ayetlerinin Hicap ayetlerinin yanlış yorumu gibi yorumlanmaları halinde nasıl bir sonuç çıkacağını bilmek, konunun kavranması için yeterli olacaktır.

Teğâbün Suresi(64), 15. ayet, “Mallarınız ve evlatlarınız bir fitnedir. Büyük mükafat ise Allahın yanındadır.”

Kehf Suresi(18), 46. ayet, “ Mal ve oğullar dünya hayatının süsüdür. Kalıcı olan güzel işler ise Rab’inin katında sevapça daha hayırlıdır, umutça da daha hayırlıdır”

Enfal Suresi(8), 28. ayet, “Bilin ki, mallarınız ve çocuklarınız birer fitnedir (imtihandır). Allaha gelince büyük mükafat, O’nun yanındadır.”

Mümtehine Suresi(60), 3. ayet, “Kıyamet günü akrabanız ve çocuklarınız size fayda vermez. Aranızı ayırır. Allah yaptıklarınızı görmektedir.

Bu ayetlerde de görüleceği gibi, Mallar ve evlatlarıyla böbürlenenler yerilmektedir. Mallar ve oğulların gücü önemsiz sayılmaktadır. Bunlara dayanarak güçlü olduğunu sanmanın aldatıcı olduğu belirtilmektedir. Bu ayetleri, mal ve evlatlar konusunda, Hicap ayetlerinden daha açıktır, nettir. Şimdi Hicap ayetlerine yapılan yaklaşımla bu ayetleri ele almaya kalkışırsak ve bu ayetlerdeki “mallarınız ve çocuklarınız birer fitnedir” ısrarlı tekrarları inanca dönüştürecek olursak, bunlar dünya nimetlerinin süsüdür aldatıcıdır, her şey âhiretin mükafatındadır diye bakarsak, ne evliliklerimizin ne çocuk yapmamızın ne mal mülk edinme yönündeki alın terimizin çabamızın ölüp ölüp dirilme tarzındaki uğraşımızın hiçbir anlamı kalmaz. Kimse çalışmaz da. 24/24 saat ibadetle geçerdi günlerimiz. Bir an önce kıyameti, hesap gününü âhirette alacağımız mükafatı beklerdik. Bu ayetleri işlevsel bir farz olarak yorumlayacak olursak doğanın dengesini de bozardık.

Tarsinden de yorumlamaya kalkışmanın sakıncaları büyüktür. Peygamberin çocuğu olmamıştır, ebter’dir. Kevser Suresi’nde, Tanrı, Peygamberi ebter olarak suçlayanlara, onlar “ebterdir” der (108/3). Buna bakarak peygamberin çocuğu olmamasının intikamını almak için bu ayetleri zorlama olarak indirdiğini söylemek ise aynı mantığın diğer yüzü olarak görülmelidir. Tutarlı olmak adına ayetlerin yorumlanmasında ölçülerinde aynı olması gereklidir.

İslamda, ayetlerde geçen tüm konuların tek amacı vardır, tanrıya yönelin, iyiliğe yönelin, teslim olan, kulluk görevlerinizi yapın, tapın. Merkez yönelim budur, bunun için tüm araçlar, biçimler, özgünlükler zaman ve mekanın gerekleriyle değişken olabileceği gibi hiçbir tarzda farz değildir. Bu böyle kavranmaksızın, insanlığın ezici çoğunluğunu oluşturan İslam dışı alemi, küffar ilan edip, Kurandaki kimi ayetleri, yine hicap ayetlerini yorumlama mantığıyla yorumlayıp, harp diyarının düşmanlarını, cihadın hedefleri olarak görme sonucuna gitmek güç olmazdı. Bakara Suresi(2), 216. ayet, “ Size savaş yazıldı, hoşunuza gitmeyebilir ama, hoşlanmadığınız şeylerde size hayır vardır.” Bu ayeti aynı akılla yorumlayan El kaide terörü, bu algılayışın tecellisinden başka bir şey değildir.

Birde şu ayete göz atın ve hicap ayetleri mantığıyla yorumlayın, bakın ne çıkacak. Bakara Suresi(2), 178. ayet, “Ey inananlar, öldürmede kısas size farz kılındı (katilinde öldürülmesi gerek). Hüre hür, köleye köle, kadına kadın”. Belki ilikleriniz dondu bu satırları okurken. Ama öyledir, üstelik dikkatli okuyucunun gözünden kaçmayacaktır, hicap ayetlerinde “Farz” kelimesi geçmiyor, ama bu ayette aynıyla öyle geçiyor, “ Kısas size farz kılındı” deniyor. Hemen sonraki ayette de (2/179), kısasa şu anlam yükleniyor, “Ey akıl sahipleri, kısasta sizin için hayat vardır. Böylece korunursunuz”

Bu cümleleri okurken ruhunuzun kimyası hala bozulmadıysa, kısası farz saymışsanız ya elinde koca kasap bıçağıyla intikam için birini doğrarken, yada kendiniz bir intikam adına böylesi bir bıçak altında doğranırken hissetmeye çalışın. Burada, “arkadaşım”ın sık sık, “empati yapmak gerekir” deyişini öneririm.

Bu bölümü bitirirken, Kuranın mesajının doğru ve tutarlı anlaşılması için, Allahın kullarından istediği, farz kıldığı ayetler ile biçimsel, işlevsel, inancın araçları olmaktan başka özellikleri olmayan önerme ve belirlemeleri birbirine karıştırmamak gerektiğini tekrar edeceğim. İslam dini görsel bir din değildir. İslam dini biçimlerin mesajıyla oluşmamıştır. İslam’ın inancın biçimlerle ve araçlarla ilişkisi, tanrıya teslimiyette, ona bağlılıkta ve kullukta anlam bulan öz ve içeriğin başladığı yerde biter.


İkircimli özgürlük, demokrasi değildir


Anayasa taslak hazırlıkları ve tartışmalarının yükseleceği bir döneme giriyoruz. Demokratik hak ve özgürlüklerin ana yönelimini belirleyecek olan yasaların yasası olarak anayasa, doğal olarak toplumun tüm duyarlı kesimlerini tartışma platformuna taşıyacaktır.

Uzun zamandır sessizce bekletilen türban sorunda bu genel taleplerin bir parçası olarak yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdır. Öyle ki, bu dönemin kendine özgü havası içinde diğer tüm demokrasi ve özgürlük taleplerinden önce Türban tartışılmaya başlanacaktır. Köşe yazarları ısınma yazılarına başladılar bile.

Tarihi siyasal baskıcı sistemin kırılmasıyla ortaya çıkan ülkemizin siyasal tablosu dini eğilimlerin (bunun siyasal İslam olarak tanımlanması ayrı bir tartışma konusudur) öne çıkmasıyla dengeye oturduğu görüldü. Üç eğilim, ulusalca-milliyetçi, dini ve etnik eğilimler Türkiye siyasal sahnesinin sacayakları oldu. Bu güçler arasındaki ilişki ve çelişkiler, yine bu güçlerin durumlarına bağlı olarak şekillenecektir.

Ülkemizin gerçekçi özgürlük ve demokrasi talepleri de bu ortamda ikame edilme şansını yakalayıp yakalamayacağı belli olacaktır. Buna rağmen sağ, dini eğilimiyle siyasal iktidara egemen olmuştur. Bu egemenlikle birlikte ülke, büyük bir dönüşüm sürecine girmiştir. Toplumun idolleri içerik ve biçimsel tüm özgünlükleriyle toplumu bir biçimde şekillendirmeye başlayacaktır. Bu dönüşüm, en sert kanundan çok daha etkili olarak topluma yön verecektir. Atatürk’ün üstyapı devrimlerinin, oturmamış birer siyasi karar olduğu ve geldiği gibi gittiği bu süreçte, bir kez daha tarihe bir not olarak kaydedilecektir. Bir daha anlaşılacaktır ki, devrimler nesnel ve öznel koşulları olgunlaşmadan, siyasal kararlara dayanılarak yapılırsa, bir gece ansızın geldikleri gibi gittikleri görülecektir. Devrimleri tarihsel içerikleriyle kavramadan topluma dayatmanın beyhude sonuçları, çoğu kez trajedi bile sayılmayacaktır.

Tarihsel geri dönülmez devrim…


80 yıl sonra ülkemizde siyaset, nispi dengelerin el verdiği bir istikrara kavuşmuş oldu. Diğer tüm sorunlarda olduğu gibi, özgürlük ve demokrasinin ikamesinde bu sürecin ilişki ve çelişkileri ağırlıklarını koyacaktır. Bu potada olgunluğa ulaşacak, demokrasi ve özgürlük taleplerinin kalıcı bir dönüşümle ikame edilmesi mümkün olacaktır. Cumhuriyetin kuruluşta düştüğü hataya, dini inançları siyasal kararlara dönüştürme ısrarıyla bir kez daha düşenler, bu kez aynı sonuçlarla, geri dönülmez biçimde karşı karşıya kalacaklardır. Tarihsel geri dönülmez demokrasinin ikamesi de bu sonucu ifade edecektir. Toplum, kimlik bunalımından olduğu kadar ekonomik, sosyal, siyasal yeniden yapılanma sancılarından da böylece düzlüğe çıkacaktır. Çok kapsamlı sorunların oluşturduğu kaosla boğuşan bir ülkede, türban sorunu bu bütün içinde bir unsur olarak çözümünü üretecektir.

Türban sorununu bu bütünsel sürecin bir parçası olarak algılamadan sağlıklı sonuçlara gitmek ise mümkün olmayacaktır. Türban, inanç kompleksinde yer alan, biçimsel halkaların sonuncularındandır. Var oluşunun ilk adımlarında taşıdığı simgesel özellik, bu gün dönüp yeniden belirgin olmuştur. Türban sorunu, gerçekte ülkemizin on yıllardır çözülmeden duran ve gittikçe derinleşen kimlik bunalımının bir parçasıdır.

İslami inancında farz olup olmaması bir yana türban, kitlesel bir talep olmasıyla, ülkemiz farklılıklarının göz ardı edilemez bir unsurudur. Toplumun belli bir kesimi kendini bu simgeyle değerlerinden ayrıma isteğindedir. Her şeye rağmen bu talep anlaşılabilir bir taleptir. Kendi taleplerini hiç temsil etmese de, demokrasi ve özgürlük talebinde bulunan her kesin ikircimsizce varlığını içselleştireceği ve bir özgürlük talebi olarak isteyenlerin hak kazanımlarını onaylayacağı bir taleptir.

Bu talebin dile gelişinde, Kuran ayetleri üzerinde yürütülen tebzirleri burada tekrar edip, özgürlük taleplerinin sınırlarını daraltma yanlışına düşmeyeceğiz. Ancak bu talepleri dile getiren kitlelerin inancı siyasal bir talep haline sokmalarından kaynaklanın, özgürlük ve demokrasiye ikircimli yaklaşımlarına dikkat çekeceğiz. Karşıt siyasal duruşta olsalar da, özgürlükleri için mücadelelerine katkı ve desteğimizi ortaya koyacağız. Ancak aynı tutarlılıkla bize ait özgürlük ve demokrasi taleplerine yaklaşımlarını sınayacağız. Zira, Özgürlüğü bir bütün olarak ele almadan, gerçek demokrasinin ikamesi mümkün değildir. Siyasetin eline düşmüş din, tarihi boyunca ikircimli olanların elinde siyasi intiharlarla bu güne gelmiştir.

Türban sorununda yükselen demokrasi ve özgürlük taleplerinin en büyük handikab ikircimliktir. İnancın zorunlu olmayan biçimlerini, insan hakları ya da inanç özgürlüğü adı altında topluma bir demokrasi talebi olarak dayatanların, toplumdan bekledikleri hoşgörüyü, kendi alan ve etkinlikleri içinde başı açık ibadete gösterememeleri bunu anlatır. İbadet yerine başı açık girenlerin karşılaştıkları tepki, türban haklarına özgürlük isteyenlere, özgürlük taleplerinde ikircimli olmamayı anlatan önemli bir veri olarak kabul edilmelidir. Ancak bunun böyle olmayacağı da açıktır. İbadet yerleri Allahın evleridir. Orada kulun hükmü geçmez, demokrasinin farklılıklarının, hâkimiyetin kayıtsız şartsız Allaha ait olduğu ortamda, herhangi bir kıymeti itibarı yoktur.

Cumhuriyetin 80 yıldır kamusal alan diye ezdiği türbanlı kitlelerin, ülkeyi Allahın kayıtsız şartsız hakim toprakları haline dönüştürdüklerinde, farklılıklara gösterecekleri bir hoşgörünün olması güçtür. Allahın sırtına yıkılacak olan, insani ve dünyevi yaptırımlar, gerçekte dinin siyasallaşmasının tipik göstergesi olarak yerini alacaktır. Ancak tüm bu endişelere karşın, ikircimli özgürlük, demokrasi değildir diyecek ve bunun kararlı savunucuları, militanları olacağız. Ülkemizin sorunlarını çözmenin en önemli siyasal iradesi de bu yaklaşımdır. Türban sorunu ve özgürlüğü de bu algılayışta anlam bulmaktadır.

Buradan hareketle, kimlik bunalımlarını aşmamış bir ülkenin mozaik dokusuna ait demokratik hak ve özgürlüklerin oturtulmadığı bir koşulda, türban sorunun kendine özgü bir sorun olmadığını belirlemek yanlış olmayacaktır. Tanrı ile kul arasında bire bir ilişki olması gereken inancın kitlesel bir siyasal hareket olarak örgütlenmesi bu gerçeği değiştirmeyecektir. Ancak bu özgürlük sorununu çözümü için yeterli olmayacak kadar sığıdır.

Ülkemizin sorunları, siyasetin yeni dengeler üzerinde oturmasıyla başlayan yeni sürecin ilişki ve çelişkilerinin belirleyeceği dengelerde daha anlamlı hale gelecektir. Özgürlüğü, kendi siyasal iktidar sürekliliği için, tanrıdan vekalet alınmış gibi, inanca ve onun biçimlerine araçlarına bağlayacak olanların ikircimlikleri, bu sorunların çözümüne katkı yapmayacaktır. Cumhuriyetin mazlumları olarak bu gün iktidar olanlar, yenilgiye uğrattıkları çarkın meczubu olmayacaklarının hiçbir garantisi yoktur. Bu yüzden özgürlüklerimizi ve demokrasi taleplerimizi, içinde türban sorununda olduğu haliyle, tüm farklılıklarımızın kaygılarını giderecek tarzda çözümünü gerçekleştirmekle yükümlüyüz. Anayasa tartışmalarının başladığı sathı maile yönelirken, demokrasi ve özgürlüklerin iktidarların eline bırakılmayacak kadar halkın yaşamsal talebi olduğunu belirlememiz gerekçeleri de burada yatmaktadır.

Kurandaki İslam’ı, vahi ayetlerinin tefsirden çok tebzirle ele alınması sonucu oluşan, kulların kurumlaştırdığı din, insana ait dünya işleriyle tanrıya ait âhiret işlerini birbirine karıştırma müptelasıdır. Tarihi boyunca dinin siyasete alet olduğu her yerde, bu olmuştur; yöneteler tanrı adına hüküm sürmüştür. Çağdaş dünyada bunun tekrarı pek geçerli görülmese de, çağdaş söylem ve araçlarla benzer eğilimlerin tekrarı hiçte güç değildir. Ülkemiz farklılıklarının sorunlarını, özgürlükleri genişleterek çözme yerine, vekaleti kimden alınmış belli olmayan bin çimentoyla birleştirip, tekleştirerek çözeceklerini iddia edenler, bu tehlikenin hiçte geçmiş bir tarihi anı olmadığını ifade ediyorlardır.

Tam bu noktada, demokrasi ve özgürlük taleplerimizde ve yaptırımlarımızda, ikircimsiz olmak gerekmektedir. Türbana özgürlük derken bu tehlikenin ayrımında olmak gereği, tüm özgürlük ve demokrasi güçlerinin birbirini yeniden tutarlılıkta, ikircimsizlikte tatmin etmeleri gerekmektedir. Bunun da tek bir yolu vardı, köklü bir demokratik dönüşümle, kurumsal ve hukuksal güvencelere bağlanmış ve yeniden yapılanmasıyla demokratik bir cumhuriyettir.

Bu cumhuriyet, tüm farklılıklarımıza eşit uzaklıkta ve birimizin değil hepimizin cumhuriyeti olarak örgütlenmelidir. Demokratik cumhuriyet, kendini tehlikede hisseden farklılıklarımıza da özgür olma engeli olmayan bir cumhuriyet olmalıdır.




Hiç yorum yok: