Sınırları insan erdemleriyle belirlenmiş, ne sınıfsal ne de etnik nedenlere mahkum olmamış doğrularımızla özgürlük ve demokrasi mücadelesini sürdüreceğiz...

BURADAYIZ İŞTE...

OKURLARIMIN DİKKATİNE. BLOGUMDA TEKNİK BİR ARIZA YA DA BİR SALDIRI GERÇEKLEŞMİŞTİ.. ŞİMDİ HER ŞEY YOLUNDA...EMEKLERİMİZ BURADA... SAĞLICAKLA KALINIZ...

PARALEL BİR BLOG DA DEVAM EDİYOR...

Yeni blogun adresi: http://mirural.blogspot.com/

ŞU AN İZLEMEKTE OLDUĞUNUZ BLOG ADRESİ İLE YENİ BLOG ADRESİ BİRBİRİNE ÇOK YAKINDIR. İLGİNİZE TEŞEKKÜRLER.

MİHRAC URAL

...

...

...

...

TÜRK MODERNLEŞMESİ JAKOBENİZM VE BONAPARTİZM

Yener Orkunoğlu

Türkiye'de modernleşme hareketinin tarihini ve modernleşmenin toplum üzerinde yarattığı etkileri incelemek ve aynı zamanda modernleşme konusunda liberal entelektüellerin yarattığı yanılsamaları açığa çıkarmak zorundayız.
Liberal entelektüellerin çarpıttığı bir konu var. Siyasal İslam'ın yörüngesine girmiş bir çok entelektüel, Türkiye'deki Kemalistleri Jakoben olmakla suçlarlar. Yani Jakobenizm, darbeci ve anti-demokrat olmakla özdeşleştirilir. Böylesi bir değerlendirme, Jakobenizmin çarpıtılmasıdır. Kemalizm'i, Jakobenizm olarak değerlendirmek, Jakobenizme karşı bir haksızlıktır. Çünkü Jakobenizm, Fransız Devrimi döneminde küçük burjuvazinin (baldırı çıplakların) radikal bir devrimci hareketi olarak doğdu. Fransız Devrim hareketinin sol kanadını oluşturur.
((Devamı orta sol sutunda))

..

..

Mihrac Ural

Mihrac Ural

Yeniden felsefe okumak


Cumhuriyetin Doğuya sırtını dönmesinin mahkumu idik. Alfabe kırılmasının sonucu da, okuma adına nemiz var nemiz yok, arşivlerin küfüne terk edildi. Osmanlıdan çıkıp gelmiş haliyle zaten olmayan okumalara, sıçramalardan oluşan, dengesiz ve sonuçta eksiklikten kaynaklanan bir topallamaya düştük. Bu da, ülkemiz felsefe bilincinin derinlik ve bütünlüğünü oluşturacak zincir halkalarının kopuk olmasını getirmiştir.
Yunan felsefesi akılcılığının Aristo’yla temsil edilen sunumunu, İslami bir yorum ve ilerleyişle ele alan Farabi’de ifadesini bulan akılcılığa karşı, “ Tahafüt el Felasife” diyerek, dünya ve ahiret işinde akıla yer bırakmayan Gazali’nin, bu güne kadar süren tutuculuğundan yana saf belirlemiştir. Gazalinin, “filozoflar”ın aklın hareketinden yana dünyevi olayları yorumlayan yaklaşımlarına karşı yaptığı eleştirilere, aklın bir militanı İbni Rüşt’ün ünlü cevabı olan “Tahafüt el Tahafüt” ü tanımazlıktan gelmiştir. Böylece sağ, Yunan ve batı felsefe okumaları eksiğiyle iki ayağı topal hale gelmiştir. Dayandığı felsefi okumaların karşıtlarını da bilmemekle, sığ kalmıştır.((Devamı sol ana sutunda))

****

****

24 Nisan soykırımı hepimizi katletmişti...

Mihrac Ural

Osmanlının yürüttüğü son katliam olan Ermeni jenosidi –soykırımı- hepimizi katletmişti. Tam 93 yıldır sürmekte olan zorunlu sürgün ile insanlık sucunda İttihat –Terakki’nin ‘SOYKIRIM’ imzası vardır.

Ermeniler, kendi uygarlık katkılarıyla Anadolu’ya renk katan, bölgemizin en eski uluslarından olup, ”katli vaciptir” denilerek yurtları yakılmış, eski çağların bile tanık olmadığı bir vahşetle toptan sürgüne mecbur edilerek, 1,5 milyon insanı katledilmiştir; sürgünde ayakları telef olan uygar insanlar, Aziz Paşa’dan ayakkabı talep edince, “Rahat yürüsünler diye bunlara ayakkabı giydirin” diyerek verdiği emirle, “ayaklarına at nalı çakılmıştır”. Aç çocuklara, yüksekten sarkıtılmış ipe bağlı ekmekle, tavşan kaç tazı tut oyunu oynayarak işkence yapan, “su içerken yılan bile dokunmaz” erdemini ayaklar altına alarak, susuzluktan yerdeki su birikintisine yüzü koyun uzanıp su içen insanları topluca kurşuna dizen bir vahşet yaşanmıştır.

Dünya kamuoyunca tüm çirkefliğiyle bilinen bu katliamın Osmanlı sorumluluğunda olmasına karşın, TC. dahi bu kirli mirası reddetmeye yanaşmamış, Osmanlıyı savunmuştur; Maktulleri, katil ilan ederek saldırıya geçmiştir. Gerçekler sürekli inkar edilerek, yadsımaya dayalı bir düşünce sistematiği kurulmuştur.

“Resmi tarih” diye ünlenen tezler, inkarların tarihi olarak topluma dayatılmıştır.**19. yy sonlarından başlayarak, Katolik ve Gregoryan (Ortodoks) diyerek birbirlerine kırdırılan, tenkil ve sürgünlerle, mal mülklerine el konularak baskı altında tutulan Ermenilere yönelik soy kırımı, I Dünya savaşının, malum bol bahaneleri altında girişilmiştir (24 Nisan 1915).

Savaş sırasında, önce Ermeni gençlerinin Askere alınarak silahsız bırakılması ve ardından toplu tasfiyelerin yapılması, geride kalan Ermeni halkının Tenkil ve sürgünlerine geçilmesi. Bu konuda talimatların dakik bir biçimde, en yetkili resmi merciler tarafından istenip, izlenmesi. O dönemin Sadrazamı (Başbakanı) Talat Paşa’nın, başından itibaren olayları, dikkatlice takibi, emirler vermesi, istatistik tutması (iskan edecekleri yerde dahi nüfusa göre oranlarının %5 geçmeyecek düzeyde tutulmaları talimatları da dahil) ve bunun en ince ayrıntısına kadar yazılı özel notlarla tescili, Ermenilere reva görülen her şeyin, planlı bir tarzda icra edildiğini göstermeye yeterlidir (Ermeni tehciriyle ilgili Talat Paşa’nın tutanakları için bkz. Murat Bardakçı, Hürriyet gazetesi, 24 Nisan 2006’dan itibaren yayınlanan dizi) Bu, Ermenilere ilişkin, adına ne konulursa konulsun, yapılacak olanların önceden planlanmış eylemler olduğunu gösterir.

Bundan sonra, sonuçlara bakılarak, yapılanlara verilecek ad, tanımlamaya geçilir.*Böylesine planlı ve en ince ayrıntısına kadar takip edilmiş ve bir etnik topluluğa yönelen, sonuçta en iyimser tahminlerle, el yazması tutanaklardaki rakamlarla bir milyon (1000 000) üzerinde Ermenin ölümüne yol açan, kimi şehirlerde nüfusu yüz binlerden sıfıra indiren, çoluk çocuk on binlerce canın etnik yapısını değiştirmek için farklı etnik toplumlara dağıtan, topraklara el koyan, binalarını yıkan, her türden maddi ve canlı servetine el koyup katleden girişimlere, soy kırımından başka bir ad verilemeyeceği görülür.

Bu bir soykırımdır. (..)Osmanlıdan, cumhuriyete süre gelen bu aklın, daha uzun süre yürürlükte olma tehlikesi tüm çıplaklığıyla kendini göstermektedir. Tarihimizle cesurca yüzleşmeden bu aklı toplumsal işlevlerimizden ve geleceğe ilişkin yaşam planlarımızdan söküp atmak güç gibi duruyor.
((*)Ermeni jenosidi ve Kürtleri inkarı –Mihrac Ural)

**
Sıranın kendisine gelmeyeceğini sananların dikkatine, bu vatanın birimize değil, hepimize ait olduğunu bir kez daha, bin kez daha yeniden birbirimize kanıtlamakla yükümlü olduğunuzu artık anlamak zorundasınız.

Bilmelisiniz ki, farklılıkları içselleştirmek, onlarla barış içinde yaşamayı fiilen gösterip, haklarını anayasal ve kurumsal güvencelerle kökleştirmek ertelenmez bir görev haline gelmiştir, bu yapılmadıkça bu vatanın hepimize ait olduğuna kimseyi inandıramazsınız.

Mümkünü, imkansız hale getirmeye devam ederseniz, sizi biz farklılar, ayrı varlıklar bile kurtaramaz. Bunun vebali, Hrant Dink’in katline yol açan akıl sistematiğinin kıyımına tek tek ve topluca maruz kalmaktır bilesiniz.
((*)Hrant Dink'in Katli ve Tarihi Gerçekler –Mihrac Ural)

Murat Altunöz’ün Beklenen Kitabı Kırılgan Zamanlar Çıktı…

2002 Ocak ayında başladığımız yolculuğumuza 7 yıldır devam ediyoruz. Karalama Dergisi, ülkenin koşullarına göre bazen inişler ve çıkışlar yaşamamıza rağmen her geçen gün dergimizle daha da büyüyoruz.

Karalama Dergisi olarak;
Şair Nevruz Uğur ve Halil İbrahim Yıldız’ın kitaplarından sonra Karalama’nın Kurucusu ve halen Editörü olan Murat Altunöz’ün Kırılgan Zamanlar adlı kitabını yayımladık.
Geçmiş zamanların, kırılmış, yalnız ve hüzünlü dizelerinde bulduk kendimizi,
Her dize de bir direniş, bir sürgün, bir ayrılık ve özlem var.
((Devamı sol alt sutünda))

...

...

Yerel Çeteleşmenin Boyutu...

Murat Altunöz /Gazeteci

Çeteleşme yıllar sonra Ergenekon operasyonuyla tekrar gündeme geldi. Eskiden bildiğimiz mafya sistemi çökmüş artık daha organize ve daha profesyonel bir hal alan almıştır.Bazı yazarlar, Emekli Polisler ve Emekli askerlerinde içinde bulunduğu yeni bir yapı ortaya çıktı.Aslında bu tür çeteleşmeler yıllardır hep ülkemizde vardır. Ama bu hafta benim bahsetmek istediğim yerel çetelerdir. malesef son yıllarda ciddi anlamda yerel çeteleşme ve Organize suçlarda bir çoğalma vardır. Zaten Hatay il Emniyet Müdürü Osman Çapalı'da bu konuya dikkat çekerek " Bireysel suçlar artık organize suçlara kaymıştır" demiştir.
((Devamı sol ana sutunda))

İNTERAKSİYON

Faiz Cebiroğlu
Her gelişim, karşılıklıdır. Her ileriye yönelik değişim, bir interaksiyondur. İnteraksiyon, karşılıklı etkileşim oluyor. İnsanlar, başkalarıyla birlikte yer alarak, başkalarıyla birlikte öğrenerek sosyal yönlerini geliştiriyorlar. Sosyal yönünü geliştiren insan, aldığı öğreti ve deneyimlerle bireysel yönünü ”işleyerek” yapılandırıyor. Yapılanma, ”özbilinç” ve ”özgüven” ile nitelik bir hal alıyor.

İnteraksiyon ya da karşılıklı etki, yaşadığımız toplumda, değişik yer ve ortamlarda farklı farklı oluyor. Dille başlayan diyaloğa; insanların bulunduğu yaşam tarzları, çalışma biçimleri ve kısacası sahip oldukları sınıfsal konumları da ekleniyor. Sosyal sınıf, gelişimde ”ana halka” oluyor. Sosyal sınıf, ileriye yönelik değişimin ”can alıcı noktasını” oluşturuyor.

(Devamı orta ana sütunda )
http://mirural.blogspot.com/

...

...

Yabancılaşmanın Dinamiği


Mihrac Ural

Yabancılaşma, insanlık ailesini birbirine yakınlaştıran, farklarını hızla öteleyen özel mülkiyeti ve olumsuz sonuçlarını bile köşeye sıkıştırma işlevi gören sonuçlarıyla, olumsuz değil çok olumlu bir role sahiptir. Tarihsel süreciyle derinleşip geliştikçe gerçekleşen yabancılaşma, insana çok daha cüretkâr olma, çok daha özgürce beyin labirentlerinde kurguladığı fantezileri yaşama ve bunu yaparken de dar anlamda aile, mahalle gibi klancı darlığın etkiler altında kalmayıp, geniş anlamda da ulusal sınırları aşıp belki başlangıcı sanal âlemin nimetleriyle, bilgi çağının iletişim olanaklarıyla bu tutku ve arzularının doruklarını zorlama şansını elde etmektedir.Yabancılaşma olmasaydı, emeğin sosyal etkilerinden bahsetmemiz mümkün olamazdı. Emek ne kadar sahibinden uzaklaşır, ne kadar sahibine belirgin olmaktan çıkarsa, o kadar evrensel ölçeklerde hizmet sunmaya başlamış demektir. Ve bir o kadar kültürel farklılıklarını hesaba katmadan ( renk, ırk, ulus, coğrafya, bölge farkı tanımadan) insan türüne ait hale gelmiş demektir.
((Devamı orta ana sol sütunda: ))
http://mirural.blogspot.com/

..

..

MİLLİ MARŞLAR

Ayşe Hür
1955'te İsveç'ten bir kız jimnastik ekibi İstanbul'a gelir. Spor ve Sergi Sarayı'nda yaptıkları gösteriyi piyano eşliğinde söyledikleri bir şarkıyla bitirirler. Şarkı ‘Tre Trallade Jantor’dur. O sırada salondaki bütün izleyiciler ayağa kalkar ve ‘Dağ başını duman almış/Gümüş dere durmaz akaarrrrr….’diye İsveçli sporculara eşlik eder. Durumu bilmeyen İsveç medyası olayı "centilmen Türk seyircisinden jest" olarak yorumlar. Nereden bilsinler, tam 40 yıl önce şirin şarkılarını millileştirdiğimizi…
“Üsküdar’a gider iken aldı da bir yağmur/Katibimin setresi uzun eteği çamur… diye başlayan ünlü türkünün bestesi 1853-1856 Kırım Savaşı sırasında İstanbul’daki Selimiye Kışlası’nda kalan ‘eteklikli’ İskoç Alayı’na moral vermek için yazılmış ‘Donsuz askerler…’ diye başlayan bir asker şarkısıdır. II. Mahmut döneminde (1808-1826) modernleşme çabaları sırasında askerlere giydirilen setre ve pantolon mutaassıp çevreler tarafından ‘sokağa donla çıkmakla’ eşdeğer görülmüş, özellikle de ‘gavur mukallitliği’ denilen bu modernleşme hareketine çabuk uyum gösteren eli yüzü katipler halkın diline düşmüştür. Bir İstanbul külhanbeyi, bu katiplerle alay etmek için, Üsküdar yolu üzerinde olan Selimiye Kışlası’nda kalan İskoç askerleri için yazılan marşın müziğine Türkçe sözler yazar ve ünlü Katibim türküsü ortaya çıkar.
1974 Kıbrıs ‘Barış Harekatı'ndan sonra bir Yahudi şarkısına Türkçe sözler yazılmış ve ortaya Ayten Alpman’ın ünlü Memleketim şarkısı çıkmıştır. 1980 darbesinden sonra solcu mahkumları ‘millileştirmek’ için marş niyetine binlerce kez çalındığı için bu gün pek çok eski mahkum, bu şarkının adını duyduğunda bile ciddi bir gerginlik yaşar. On binlerce Fenerbahçelinin coşkuyla söyledikleri Yaşa Fenerbahçe Marşı, Franko dönemine ait faşist güfteli Viva L'Espanya (Yaşa İspanya) adlı İspanyol marşıdır ve bugün İspanya’da pek çok kişi bu marşı duymaya tahammül edemez. Ülkücülerin söylerken gözlerini yaşartan “Çırpınırdı Karadeniz/Bakıp Türkün Bayrağına” türküsü 18.yüzyılda yaşamış Sayat Nova adlı Ermeni sanatçının Kamança adlı şarkısının Türkçesi’dir.

((devamı sol büyük sütunda))

14 Eylül 2012 Cuma

MİHRAC URAL'LA BBC RÖPORTAJI


Mihrac Ural’la BBC’nin yaptığı röportaj;

“Suriye'de isyancılara karşı savaşan Türkiyeliler”

Mahmut Hamsici
BBC Türkçe

Suriye'de yaşanan gelişmelerin, önemli oranda Arap nüfusa sahip Hatay ve çevresindeki yansımaları son dönemde Türkiye basınında geniş yer buldu.
Bazı basın organları yerel halkın, Beşar Esad yönetimi karşıtı isyancıların Hatay'daki varlığından rahatsız olmasını öne çıkarırken bazılarıysa ortada bir rahatsızlığın değil, Esad yanlılarının kışkırtmalarının olduğunu öne sürdü.
Hatay'da son dönemde gerçekleştirilen iki önemli etkinlik de farklı basın organları tarafından bu iki farklı tavır doğrultusunda değerlendirildi.
25-26 Ağustos'ta Hatay'a bağlı Yeşilpınar Belediyesi tarafından düzenlenen 'Barışa Çığlık' etkinliğiyle, 1 Eylül'deki barış mitingini, kimi basın organları Suriye'deki savaşa tepki olarak kamuoyuna yansıtırken kimileriyse provokasyon olarak aktardı.

Yeni Şafak ve Sabah onu manşetlerine taşımıştı

Bu ikinci kesimdeki basın oranlarından Yeni Şafak ve Sabah gazeteleri, manşetten verdikleri haberlerde 'bu provokasyonları THKP-C (Türkiye Halk Kurtuluş Partisi Cephesi) Acilciler örgütünün lideri Mihraç Ural yürütüyor' iddiasında bulundu.
Bu haberler Hatay’da Suriyeli muhaliflerin sokaklarda karşılıklar çıkardığı ve halın da bundan tedirgin olduğu yönündeki haberlerle, içinde muhaliflere silahlı eğitim verildiği iddia edilen Apaydınlar kampıyla ilgili olarak Türkiye basınında yayımlanan haberleri takiben yayımlandı.
BBC Türkçe'nin Suriye üzerinden telefonla ulaştığı Mihraç Ural, hakkındaki suçlamaları yanıtlamanın yanısıra kendisinin aktif olarak yer aldığını söylediği çatışma alanına ilişkin gözlemlerini ve içinde yer aldığı yeni örgütü Mukaveme Suriye'yi anlattı.

'Lazkiye'deyim, 32 yıldır Hatay'a gelmedim'
Ural, Alevileri kışkırttığı ve Hatay'a gelip gittiği iddialarını yalanlarken, 'Lazkiye'de olduğunu', 32 yıldır da Hatay'a ayak basmadığını, Türkiye'ye dönmek istediğini, ancak hakkındaki soruşturmaların zamanaşımından düşmesini önlemek için sürekli davalar açıldığı için dönemediğini belirtiyor.
Suriye istihbarat teşkilatı El Muhaberat'a yakın olduğu iddialarını da reddeden Ural, "Tam tersine Suriye zaman zaman bize baskı yaptı, 'Türkiye bizim komşumuz, bu topraklardan Suriye'ye zarar veremezsiniz' dedi. Ve biz sorumluluklarımızı üstlenmek için zaman zaman Suriye'nin dış politikasını zorlayan işlere kalkıştık çünkü halkımızı yalnız bırakmayacaktık" diyor.
Ural, Suriye'de rejimin sıkı bir savunucusu izlenimi verdiği konusunda ise, durumun pek de göründüğü gibi olmadığını söylüyor.
Anlattıklarına göre, Suriye kendisini dört kez tutuklamış.
1999'da Öcalan Suriye'yi terkettikten sonra Türkiye'nin talebi üzerine tutuklandıktan sonra bir yıl hücrede kaldığını söylüyor.
2000'de hücreden çıkttığını ama "Türkiye'yle biz bugün dostuz. Artık Türkiye'ye karşı topraklarımızdan herhangi bir yanlış istemiyoruz" uyarısına maruz kaldığını anlatıyor.

'Apo'yla 19 yıl birlikte yaşadım'

Öcalan'la yakın bağına ilişkin haberler, Ural'ın yalanlamadığı iddialardan.
"Apo'yla 19 yıl boyunca Suriye'de birlikte yaşadım'' diyor Öcalan için ve ''Aynı sofrada yedik, aynı evde yatıp kalktık. Dünyada tanıdığım en az milliyetçi olan adamıdır'' diye kendisinden bahsediyor, 'bölücü' olmadığını savunuyor Öcalan'ın.
Bölünme konusu, başka bir bağlamda, ama bu kez de Nusayrileri hedef alan bir suçlamayla gündeme gelmişti.

'Alevi devleti iddiası cahillik'

AKP Gaziantep milletvekillerinden Şamil Tayyar, Hatay ve civarında Suriye'ye olası müdahaleye karşı çıkanları ve bu yöndeki protesto gösterilerini Nusayri devleti kurma planlarının bir parçası olarak nitelemişti.
Ural, iddiayı en basit ifadeyle coğrafya ve kültür bilmemek olarak değerlendiriyor ve "Bunu iddia etmek cahilliktir. Asi nehrinin geçtiği bütün ova, Sünni ovasıdır. Aleviler dağdan itibaren sahile doğru uzanırlar. Alevilerin dağın alt kısımlarıyla bir ilgileri yok, bağlantıları yok. Dünyada en son olarak devlet kurmak isteyecek birileri olursa onlar da Alevilerdir. Alevilikte şeriatçılık yoktur. Alevilik insan merkezli evrimci bir inanç topluluğudur. Şeriat ne anlama gelir? Kanun yapmak, yani anayasa... Peki yeryüzünde bir akıllı var mıdır ki şeriat yapınca savcı, kolluk kuvveti cezaevi olmadan yönetebilsin? Oysa Alevi'nin böyle bir derdi yok. Alevi'nin derdi Tanrısına, insana hürmet etmektir, saygı göstermektir. Böylesine Sünni bir şeriat algısı olmayanbir topluluğun devlet kurma iddiası olamaz'' görüşünü dile getiriyor.

'THKP-C Acilciler örgütünün genel sekreteriyim'

THKP-CAcilciler, Mahir Çayan ve arkadaşlarının kurduğu THKP-C örgütünün, hemen hemen tüm liderlerinin 1972’de Kızıldere olayında öldürülmesini takip eden yıllarda bu hareketi izleyerek kurulan örgütlerden biriydi.
Silahlı mücadeleyi benimseyen örgüt, çıkışında yayımladığı ‘Türkiye Devriminin Acil Sorunları’ broşürü nedeniyle THKP-C Acilciler adıyla anıldı.
Ural, Türkiye'de bazı yayın organlarında gündeme getirilen ‘Acilciler’ bağını inkar etmiyor.
1986'da örgütün genel sekreterliğine getirildiğini, Soğuk Savaş’ın bitimine paralel bir şekilde siyasi evrilmenin yaşandığını anlatıyor.
''Bu siyasi evrimin sonucunda Acilciler örgütü barışçı, demokratik mücadeleyi esas alan bir yol izlemeye çalıştı. 22 yıldır Acilciler örgütü, dünyanın hiçbir yerinde ve ülkemizde kayıtsız, şartsız bir biçimde herhangi bir silahlı mücadeleye girişmedi. Ama halkımızın haklaı için hukuk çerçevesinde, bir demokrasi, hukuk, insan hakları mücadelesi yürütmektedir" görüşlerini savunuyor Ural.

'Mukaveme Suriye' sınırdan sızmalara karşı mücadele ediyor'

Ural, Suriye'de şu anda faaliyette bulunan örgütün ise Acilciler olmadığını, 'yeni bir direniş hareketi' olduğunu kaydediyor.
Mukaveme Suriye'’ adlı hareketin kurucuları arasında Türkiyelilerin de bulunduğunu vurgulayan Ural, örgütün özellikle ‘Türkiye'den ayrıldıktan sonra bölgede giden ve geri dönemeyen Türkiyeli devrimcilerin öncülüğünde’ kurulduğunu aktarıyor.
''Türkiyeli Kürt, Suriyeli Kürt, Türkiyeli Sünni, Suriyeli Sünni, Türkiyeli Şii, Suriyeli Şii, Türkiyeli Arap, Suriyeli Arap hepimiz elbirliğiyle Mukaveme Suriye'yi inşa ettik."
Ural'ın anlatımlarına göre, hareket Suriye'nin içişlerine karışmıyor, muhalefetle de sorunları yok, ama vatansever oldukları sürece.
Örgütün sınırdan sızdırıldığını iddia ettiği yabancılara ve kendi ifadesiyle 'vatan hainlerine' karşı bir mücadele çizgisine sahip olduğunu belirtip hareketin başında kendisinin de bulunduğunu vurgularken, ''Mihraç Ural'ın başında bulunduğu Mukaveme Suriye'nin savaşı bütün bölge halkı adına bir savaştır. Şu anda sadece sınır bölgelerinde faaliyetteyiz" diyor.

'Adana, Hatay ve Mersin'den gençler savaşmak için Suriye'ye gelmek istiyor'

Ural'ın bir iddiası da, Adana'da Nusayri nüfusun yoğun olduğu Adana, Hatay ve Mersin'den gençlerin bölgeye savaşmak için gitmeye çalıştıkları.
Bu iddiayı bağımsız kaynaklarca doğrulamak mümkün değil.
Ural, bu gençleri geri çevirdiklerini belirterek, şu görüşleri dile getiriyor: "Biz böyle bir çağrı yapmadık. Gelip katılmak isteyen binler var. Bölgemizin sınırları suni sınırlarla birbirinden ayrılmıştır. Bu harita gerçekçi bir harita değildir. Bu haritanın yaşaması mümkün değildir. Biz hiç kimseye herhangi bir çağrı yapmadık. Gelmek isteyenler sürekli heyetler göndererek yanımıza gelerek gelmek istediklerini belirtiyorlar. Adana, Mersin, Hatay yörelerinden gençler arasında çok yoğun bir talep var. Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda ve İsveç'ten buraya gelmek için çok yoğun bir talep var. Yoğun olarak Arap Alevileri gelmek istiyor, ama sadece onlar değil. Biz buna şu anda olumlu yanıt vermiyoruz. Suriye halkı kendi gücüyle zafer kazanacaktır. Onlara bulunduğunuz ülkelerde Suriye dostları olarak etkinliklere katılmanız yeterlidir diyoruz."

'Esad yönetimiyle resmi ilişkimiz yok'

Ural, örgütün Esad yönetimiyle ilişkisine ilişkin iddialarıysa yalanlıyor.
Ancak, örgüt üyelerinin arkasında Beşar Esad posterleriyle çekilmiş görüntüleri hatırlatıldığında ise ''Biz burada tamamen halk komiteleri olarak varız. Bu, emperyalizme karşı tavır alma refleksiyle ortaya çıkmış bir siyasi yapıdır ve bu siyasi yapı çok geniş bir çevrede onay göremeye başladı. Ve devletin bize zaman zaman burada bunu yapın, şurada şunu yapmayın gibi müdahalelerine karşı tavır aldığımızda halk da bizim yanımızda oldu. Şu 2000'e yakın militanımız var. Bu örgüt, İdlib'in ilçesi olan Serkin'den, Kesab'ın en uç noktasına kadar bu sınır boyundaki sızmalara karşı savunma hareketi olarak yerini almaktadır" görüşünü savunuyor.

2 Ağustos 2008 Cumartesi

29 Nisan 2008 Salı

1 MAYIS DEĞİŞİM ZAMANI

Mihrac Ural


1 Mayıs 2008



1 Mayıs İşçi sınıfının birlik ve dayanışma günü. Bugün yüz yılı aşkın süredir çağdaş uygarlığın temel tüm değerlerini üreten işçilerin bayramıdır. Bugün, insan erdemleri açısından kazanılmış tüm değerlerin dünya emekçilerinin birlik ve dayanışmasında anlam buldukları bir gündür. Öyle ki, kutlandığı yüzyıl içinde kendine özgü dinamizmiyle gelişen, ilerleyip insanlığın hizmetine koşulan, tüm gelişmelere önemli dinamik katan bir halk kitlesidir.


İşçi sınıfı bu rolü, içinde yer aldığı tarihi kesiti doğru değerlendiren politikaların, doğru karar ve eylemleriyle gerçekleştirmiştir. İşçi sınıfı bu rolü oynarken, toplumun tüm emekçi kesimlerini etkilemiş, örgütsel olduğu kadar, döneminin tüm iktisadi, kültürel ve toplumsal düzlemlerinde egemen güçler dahil, toplumun tüm kesimlerini de etkileyen yeni açılımlara öncülük etmiştir. Tarihsel kesitlerle uyumlu olma esprisi olarak ortaya konulan bu sonuçlar, işçi sınıfının tüm etkinliklerini ve bayramlarını gerçek bir toplumsal değer olarak ortaya koyuyordu.


Bugün kıstaslar ve roller çok farklı bir bağlamdadır. Çeyrek asırdır işçi sınıfı böylesine önemli rolleri oynamaktan uzaktır. Gelişmelerin gerisinde kalan siyasal perspektiflerin yetmezlikleriyle bulanıklaşan, kendini kendi yerinden ifade edecek tutumlar ve kararlar yerine, tarihi geçmiş söylemler ve statülere bağımlı kalan karar ve tutumlarla toplumsal rolünü gittikçe zayıflatarak gerilemiştir. İlerleyen zamanla ortaya çıkan çok yönlü değişim, 1 Mayıs bayramının anlam ve içeriğinde ciddi mesaj değişikliklerine ihtiyaç duyan bir işçi sınıfı anlayışını dayatmıştır. Eski kıstaslarla, aynı rolü oynamanın olanaksız kaldığı dünyamızda işçi sınıfı da silkelenmek, ilgili tüm düzlemlerinde ciddi değişimlere yönelmek göreviyle karşı karşıya kalmıştır. Biz bunu, işçi sınıfının kendini dar sınıf çerçevesinden çıkışını sağlayacak bir genişlemeyi ifade eden "İşçi sınıfı halklaşmalıdır" sloganıyla ifade ettik.



Önemli olan; tarihi gelişmeyi sağlıklı algılamak ve onun izinde öznel çabaları yükseltmektir. Ancak tarihin tüm toplum mühendislik önermeleri kocaman bir aldatmacadan ibaret olduğunun açığa çıktığı bilinmelidir. İnsan önüne çıkan sorunların çözümünü yapabilir, bu süreç bir süreklilik içinde oldukça siyasal görevler gerçekçi tarzda ayakları yere basabilir. Bu açıdan, işçi sınıfı ve kültürü, işçi sınıfı ve diktatörlüğü, işçi sınıf ve refleksleri, bilinci vb söylemleri, öznel öğenin bu önemli tecellilerini yerli yerine yeniden oturtmak gerekiyor Bu söylemleri yeniden irdelemek ait oldukları, var oldukları sistem içindeki yerleriyle irdelemek gerekiyor. Bu hiç bir zaman işçi sınıfının dinamizmini, oynayacağı rolleri ve emeğin tarihteki rolünü küçümsemek değildir. Bu gün bile bu gücün çok önemli bir sosyal işlevi, adaletsizlikleri, toplumsal dengesizlikleri düzenlemek için derin reformlarla daha iyi bir yaşama yönelik girişim etkinlikleri olacağı açıktır. Bunu güçlendirmek de gereklidir. Ama buna yaslanarak işçi sınıfına ait olmayan misyonları, bir yük gibi sınıfın omzuna yıkarak ve bu misyonu yerine getiremediğinde ona sırt dönerek ortaya konacak bir duruş, toplumsal işlev açısından hiç bir şekilde ilerici ya da devrimci olamaz. İşçi sınıfı halklaşmalıdır deyişimizin ana eğilimleri budur. Artık, işçi sınıfını kitlesi olan işçiler açısından onun halkın bir parçası ve işlevleri arasında olan bir dinamik öğesi olarak ele alıp, fabrikada bir makinenin dişlisi ve onun dar ufuklarındaki önermeleri olmaktan çıkarmak gereklidir.


Bu noktada sınıf misyonlarının artık eskisi gibi algılanamayacağı da bilinmelidir. Bunların başında da işçi sınıfının çıkarlarının dar sınıf çerçevesine sığdırılamayacağı gerçeği gelir. Yani, artık işçi sınıfı fabrikalardaki makinelerin tamamlayıcı bir unsuru olarak, fabrikaları kale sanıp kendini de içinde tutsak yapan ve bu yolla toplumda rol oynanabileceğini sanan anlayışlara takılı kalamaz. İşçi sınıfının kalesi artık fabrikalar değil, tüm toplumsal, iktisadi, sosyal ve kültürel etkinliklerdir. İşçi sınıfı fabrikasından daha çok, mahallesinde, okulunda, sendikasında, dini ve kültürel tüm etkinliklerinde bir insan olarak halkın bir parçası olarak etkilenen ve etkileyen bir güçtür. Böylesi bir gücün yükümlülükleri de geçmişten oldukça farklı olacaktır. İşçi sınıfı bu düzleme son iki yüzyılın hızla gerçekleşen ve ağır bedeller ödenerek gelinen evriminin bir sonucu ulaşmıştır. Değişen dünyamızın verileriyle, işçi sınıfı dar anlamda bir sınıf ve eski kıstaslara mahkum olarak geniş anlamda bir toplumsal işlevi yerine getiremez, böylesi bir yükümlülüğü üstlenemez. Böylesi bir girişim zorlamalarla denense bile, sonuç ağır bir çöküş olur. Bu anlamda "işçi sınıfının bağımsız siyaseti" adı altında yapılanlar, tüm sonuçlarıyla bu gün açığa çıktığı gibi, işçi sınıfının hareketini, kendi ekonomik haklarını dahi korumaktan aciz sendikalara hapsetmekten daha ileriye götürememiştir. İşçi sınıfı adına bağımsız siyaset bir yana, siyasal varlık dahi olabilecek bir örgütlenme başarılamamış, sıradan demokratik hak ve talepler karşısında kararlı bir çizgi ve kalıcı bir katkı yapılamamıştır. Ülkemize musallat olan askeri darbeler karşısında ise, bir kıpırdanış gösteremediği gibi, kimi darbelere alkış tutulmuştur. Eşine dünyanın hiçbir ülkesinde rastlanmayan hantallık ve duyarsızlık, böylesi ekstrem sınıfçı takıntıların siyasal yönlendirmelerinin ürünü olmuştur.


İşçi sınıfı, insanlardan oluşmuş canlı bir unsur olan işçi kitleleri bu siyasetlerden hiçbir şey kazanamamıştır. Bu kısır siyasetlerin tutkunları, içinden çıkamadıkları marjinalliği dahi kavrayamamışlardır. Bir yandan egemen güçlerin anti demokratik dayatma ve ekonomik baskı kıskaçları, diğer taraftan dar sınıfçı marjinallerin önermeleriyle, siyasi yetileri kısırlaşan işçi sınıfı, ülkemizde yükselen demokratik hak arayışlarına ve bugün gelişen siyasal açılımlara katkıda bulunmaktan uzak kalmıştır; Kürt halkının özgürlük ve demokrasi mücadelesine, tüm emekçi halklarımızın dolaysız kazanımları elde edebilecekleri Avrupa Topluluğu'na katılma sürecine hiç bir ciddi katkı yapamamıştır. Bu somut olaylarda hantal, tutucu ve marjinal kalınmıştır.


Bu marjinal siyasetler, işçi sınıfına tarihinde kazanılmış bir demokratik mevzileri olmadığı gibi zaman zaman elde edilen hakları dahi korumakta basiretsiz kalmıştır. Çok önemli bir demokratik ölçü olan Kürt halkının özgürlük ve demokrasi talebinde ise, on yıllardır sürdürülen hayır hah tutumlara, çirkin milliyetçi tutumlarla devam edilmektedir; Kürt ulusunun "ana dille eğitim" gibi doğal olan, doğumla kazanılmış olan haklarının talebi karşısında, "Emperyalistler bununla olmayan bir ulusu yaratıp ülkemizi bölmek istiyorlar" diyecek kadar ırkçı siyasi tutumlar sergileniyor. Bunlar, egemen güçlerin dahi ağızlarına alamayacakları aşırılıkla milliyetçilik oynama yarışına girmişlerdir. Ülkemiz solunun en solu ve en sağı top yekûn bu ilkel milliyetçi çizgide seyreder olmuştur. Aynı ilkel tutum, bugün, işçi sınıfının karşısında duran çok önemli bir toplumsal görevde de kendini göstermektedir.


Ülkemizin Avrupa Topluluğu'na katılımı konusunda, işçi sınıfı yine iki ateş arasında, bir yandan egemen güçlerin çok boyutlu kıskaçları, diğer taraftan onunla paralelleşmiş solun marjinal siyasi perspektiflerinin kesiştiği ilkel milliyetçi tutumlarla, toplumsal rolünü oynama hakkından yoksun bırakılmaktadır. Bu politikalar sonuçta, işçi sınıfını toplum nezdinde güvenilmez, kararsız ve ilkesiz bir güç konumuna düşürmüştür; işçi sınıfı içine girdiğimiz yeni yüzyılın başlamasıyla birlikte, karşı karşıya kaldığı en önemli tehlike, düşünen ve üreten insanlığın haklı bir kazanımı ve ürünü olan globalleşmeye karşı, emperyalistlerin politik müdahale ve yönlendirme çabalarından kaynaklanan yanlış algılar sonucu içine düşülen milliyetçi tutuculuktur.

"işçi sınıfının sınıfsal arılığının bozulmaması, ideolojik saflığı, bağımsız sınıf çıkarları" vb söylemler, artık bu çağın söylemleri olmaktan çıkmıştır. Bu yalnızca zayıfların, gelişmeler karşısında korkanların, korkularını işçi sınıfı sırtına yıkmak isteyenlerin ve politika üretmede yetmezliğe düşenlerin bir söylemi olmuştur. İşçi sınıfını makinelerin bir parçası görenler, fabrikaları kale ilan ederken, farkında olmadan işçinin insan olma özelliklerini ve bundan kaynaklanan genel kapsayıcılığı ve kapsanışını yok etmektedirler. İşçi sınıfı artık, İnsan haklarının ve erdemlerinin şiddetle ihtiyaç duyduğu özgürlük ve demokrasi mücadelesinde diğer tüm kesimler gibi bir dişli olarak yerini almalıdır. İşçi sınıfı toplumsal sorumluluklarını yerine getirirken, ne en önde ne en arkada, kendi yerinde, kendi etkinlik ölçekleri içinde, aktif bir unsur olarak yerini almalıdır. Yani İşçi sınıfı halklaşmalıdır. İşçi sınıfı kendi temsilcileri, ideolojik ve siyasal entelektüelleri bir bütün olarak tarihin bu aşamasında gündeme gelen gelişmeler uyarınca, içsel düzenlemelerini yapmalıdırlar. Herhangi bir vehime kapılmadan, İşçi sınıfının oynayacağı toplumsal bir rolü ciddi ve ayakları yere basan bir program perspektifi kazanmak durumundadır. Bu ihtiyaç ülkemizde çok daha büyük bir gereklilik olarak karşımızda duruyor.


Ülkemize dayatılan toplumsal sistem, iktisadi olduğu kadar ağır siyasal sorunların da kaynağı oldu. Globalleşen dünyada en arka sıralarda gelişmelerin dışında kalan ülkemizin 21. yüzyılda topluma karşı hiçbir ciddi yükümlülüğü yerine getirmemektedir. Çağdaş ülkeler topluluğu içinde, insan hakları ihlalleri, demokratik haklar ve adalet sisteminin yetersizliği nedeniyle yer bulamamaktadır. İnsanlık topluluğu içinde onur kırıcı sıralamaları işgal eden ülkemiz, yanlış politikalar ve işlevsizleşen sistemlerin mahkumu olarak halkın ciddi toplumsal iktisadi ve siyasal sorunlar girdabında boğulmasına yol açmaktadır. Bu durum, yöneten ve yönetilen tüm kesimlerin çok yönlü memnuniyetsizliği olarak kendini ifade ediyor. Bu noktada kimlik bunalımı ülkenin tek ayırt edici özelliği olmaktadır. Bu toplum, bu devleti sırtında daha fazla taşıyamaz. Biri ilkel bir muhafazakârlıkla, bir cumhuriyeti şer-i süreçlere sürükleme girişiminde, toplumun ortak olmayan bir kimlikle kuşatılıp geriye çekmeye çalışıyor. Diğeri kimden alındığı belli olmayan vehmi bir yetkiyi, tarihini doldurmuş dayatmalarla toplumun siyasi kaderi üzerinde ipotek koymayı ve artık, toplumu temsil etmekte yetersizliğe düşmüş bir kimliği sürdürme çabasında muhtıralar vermekte, darbelerle tehditler savurmaktadır. Bu ikili dayatmacılığın karşısında halkın doğal tepkisi, bir biçimde bu dev toplulukların organizatörü konumuna gelmiş olanların iradesine rağmen, meydanlarda, milyonluk kitleler halinde, özgürlük ve demokrasi arayışı içinde tavır geliştirmekte, siyasal bir duruş sergilemektedir. Halkın sezilerini, fiili bir protestoya yönlendiren siyasal eğilimler gerçekte, ülkemiz tıkanıklıklarının aşılması için, ifade özgürlüğünün bir tecellisi olarak belirmektedir. Bunun anlamı, ortak, adil ve coğrafyasının barışçıl geleceği için yeni bir kimlik arayışıdır. Bölgemizde ve ülkemizde gelişmekte olan tarihi olayların doğru algılanışını temsil eden bir siyasal tutumdur. Devletin, kurum, yasa ve kuruluşlarıyla kavramakta acze düştüğü, tehlikeleri kavrayış ve bunun karşısında yeniden düzenlenmiş ortak bir kimlikle ülkeyi ayakları üzerinde dikmenin bir ifadesidir. Demokrasi ve özgürlük güçlerinin bu kısa süre içinde ortaya koydukları siyasal tutumun ifade ettiği talepler, bu devleti artık aşmıştır. Ve devlet, birbirine göre ters yönde dönen bu çarklar altında, hiç kimseyi temsil etme durumunda değildir. Bunun adı kaostur. Kaosu, statüler bozulmadıkça dengeye getirmek mümkün değildir.


Türkiye kimliğini yitirmiş bir ülke olarak, artan oranda çözümsüzlük içindedir. Egemen sınıflar, Dünya'nın çeşitli egemen güçleriyle oluşturdukları çok yönlü bağımlılık ve egemenlik olanaklarını istismar ederek sorunlarını hafifletirken, halklarımız etkin direniş odaklarından yoksun olarak, krizlerin faturasını ödemektedir. Bunun anlamak için, Avrupa Topluluğu'na katılım sürecinde emperyalist ülke egemen sınıflarıyla, ülkemiz egemen sınıflarının karşılıklı oyunlarla oluşturdukları engellere rağmen, artan oranda çıkar birliklerini yükseltişlerini gözlemlemek yeterli olacaktır. Onlar artan oranda ülkemizi birlikte sömürürken, halklarının güç birliğini ve dayanışmasını engellemektedirler. Bu ise kriz faturalarının bir kez daha, en ağır şekliyle emekçi halklarımızın sırtına yıkılması demektir.


Bu yıkımda, işçi sınıfının takati inanılmaz bir vahşetle tüketilirken, hakları uğruna mücadelede yalnızlığa mahkum edilmektedir. "Vatan millet Sakarya" nidalarıyla kendini ortaya koyan sol güçler ise, "emperyalizm karşıtı" olma gibi kendi kendini aldatan söylemlerle, bu sürecin işçi sınıfı aleyhine daha da ağırlaşmasına katkıda bulunmaktadır. Böylece bir yandan Avrupa'nın ve ülkemizin egemen güçleri, diğer yandan ülkemizin sol güçleri birbirleriyle düşmanmış gibi görülen söylemlerle örtülü olarak el ele vermiş, başta işçi sınıfının ve genelde tüm halklarımızın çıkarlarını kösteklemektedirler. Bu iki egemen gücün ülkemiz soluyla kesişen dayanışmaları, en belirgin örneği Avrupa Topluluğu'na katılım sürecinde gösterdikleri ilkel milliyetçi tutumlarda belirginleşmektedir. Topluluk üyesi olmanın önünü kesmek için, akıl almaz engellerle sorun yaratan ülkemiz egemen güçleri, Avrupa'nın emperyalist tekelci güçleriyle her türden birleşme içinde çok boyutlu güçlerini yoğunlaştırmaktan geri kalmamaktadır. Emekçi halklarımız ise, Avrupalı kardeşleriyle ve onların tarihten gelen demokratik kurum ve kazanımlarıyla birleşip güçlenmeleri, vatan, devlet, dil, bayrak gibi kalıcı olmayan tarihsel olgular elden gidiyor aldatmacasıyla engellenmektedir.


Bu konuda sol güçlere ihale edilen söylemler, işçi-emekçi güçler lehine gibi görülen, ancak sonuçta tamamıyla egemen güçlerin yararına olan bir işlev görme konumuna düşmektedir. "Avrupa Topluluğuna katılmak, ülkemizi Avrupa tekelci güçlerine köle yapmak demektir" iddiası, sol söylemli gibi görülse de on yıllardır sürmekte olan çok önemli bir yanılgıyı, emekçi halklarımızın, her iki egemen güç tarafından on yıllardır köle edilip sömürüldüğü gerçeğinin anlaşılmamış olduğunu gösteriyor. Bu söylemler işçi sınıfını artan bir yalnızlığa, kısır ve milliyetçi tuzaklara, daha da kötüsü gericiliğin kendini siyasal İslam olarak ifade ettiği çıkmazlara kadar uzanan gerilemelere sürüklemektedir. Burada tekrardan Kürt ulusunun özgürlük ve demokrasi arayışında takınmakta olunan ilkel milliyetçi tutumun sol güçleri, egemen güçlerle aynı paralele getirdiğini hatırlatarak, işçi sınıfını öncelikle bekleyen iki güncel sınav ve tehlikeye dikkat çekmeyi zorunlu bir görev saymaktayız. 1 Mayıs bayramının bu gerçeklerin ışığında idrak edilmesi, özgürlük ve demokrasi, insan hakları ve adalet mücadelemizde emekçi halklarımıza olduğu kadar işçi sınıfının çıkarlarına da bu bütün içinde en olumlu sonuçları sunacaktır.


1 Mayıs bayramının, ülkemiz devrimci güçlerine, ilerici, demokrat, insan hakları savunucusu, barış güçleri, adalet ve özgürlük taraflılarına yüklediği en önemli görev; Dünya'da ve ülkemizde hızla tırmanışa geçmiş olan ilkel milliyetçi ve dinci siyasal gericiliğin, insanlığın ve halklarımızın temel çıkarlarına yönelik tehditleri karşısında birlik ve dayanışma içinde tutum almaktır. Bunun için, yeni politikalar üretmek, çoğunluğu gerçekten temsil eden perspektifler ortaya koymak, globalleşen dünyanın paralelinde tarihe ters düşmeyen açılımlarla kendi orijinalliğimizle bu büyük hareket mekanizmasının, olmazsa olmaz dişlisi olmayı başarmamız gerekmektedir. Bu görevler eski, tarihi dolmuş ve onlarca deneyde sınıfta kalmış kıstaslarla başarılamaz.


Ülkemizi yeni bir ortak kimliğe kavuşturmak için, tüm farklılıklarımızı içselleştiren ortak mücadeleye atılmalıyız. Çağrımız bu adım için gerekleri yerine getirme sorumluluğu üstlenmektir. Demokrasi ve özgürlük, bu sorumluluğun altına girilmeden kazanılamaz

25 Nisan 2008 Cuma

MİLLİ MARŞLAR

Ayşe Hür

‘Devşirme’ Marşlarla Milliyetçilik

“Üsküdar’a gider iken aldı da bir yağmur/Katibimin setresi uzun eteği çamur… diye başlayan ünlü türkünün bestesi 1853-1856 Kırım Savaşı sırasında İstanbul’daki Selimiye Kışlası’nda kalan ‘eteklikli’ İskoç Alayı’na moral vermek için yazılmış ‘Donsuz askerler…’ diye başlayan bir asker şarkısıdır. II. Mahmut döneminde (1808-1826) modernleşme çabaları sırasında askerlere giydirilen setre ve pantolon mutaassıp çevreler tarafından ‘sokağa donla çıkmakla’ eşdeğer görülmüş, özellikle de ‘gavur mukallitliği’ denilen bu modernleşme hareketine çabuk uyum gösteren eli yüzü katipler halkın diline düşmüştür. Bir İstanbul külhanbeyi, bu katiplerle alay etmek için, Üsküdar yolu üzerinde olan Selimiye Kışlası’nda kalan İskoç askerleri için yazılan marşın müziğine Türkçe sözler yazar ve ünlü Katibim türküsü ortaya çıkar.

1974 Kıbrıs ‘Barış Harekatı'ndan sonra bir Yahudi şarkısına Türkçe sözler yazılmış ve ortaya Ayten Alpman’ın ünlü Memleketim şarkısı çıkmıştır. 1980 darbesinden sonra solcu mahkumları ‘millileştirmek’ için marş niyetine binlerce kez çalındığı için bu gün pek çok eski mahkum, bu şarkının adını duyduğunda bile ciddi bir gerginlik yaşar. On binlerce Fenerbahçelinin coşkuyla söyledikleri Yaşa Fenerbahçe Marşı, Franko dönemine ait faşist güfteli Viva L'Espanya (Yaşa İspanya) adlı İspanyol marşıdır ve bugün İspanya’da pek çok kişi bu marşı duymaya tahammül edemez. Ülkücülerin söylerken gözlerini yaşartan “Çırpınırdı Karadeniz/Bakıp Türkün Bayrağına” türküsü 18.yüzyılda yaşamış Sayat Nova adlı Ermeni sanatçının Kamança adlı şarkısının Türkçesi’dir.
AKP BİAT MI EDİYOR? Ama daha ilginci, Türklerin topluca ezbere söyleyebildikleri nadir marşlardan olan Gençlik Marşı, İstiklal Marşı ve 10. Yıl Marşı’nın bestelerinin de ‘gayri-milli’ olduğu yolunda iddialar var. Bunlardan 10. Yıl Marşı, 28 Şubat 1997 müdahalesinden beri rejime iman tazelemek isteyenlerin ilk aklına gelen marş. Geçenlerde AKP’nin Gençlik Kolları 2. Olağan Kongresi’nde, Başbakan Erdoğan’ın salona gelişi öncesinde 10. Yıl Marşı ve ‘Atatürk’ün İzindeyiz’ şarkısı çalınması, Erdoğan Deniz Baykal’ı eleştirirken sık sık Atatürk’e vurgu yapması aklımıza AKP de ‘iman tazeleyenlere katıldı?’ sorusunu getirmedi değil. Nitekim Hürriyet başyazarı Ertuğrul Özkök de kendilerini ‘marşa itibarını iade ettikleri ve zihniyet devrimi yaptıkları için’ kutlamıştı. AKP eğer düne kadar eleştirdiği merkezle ittifak yapmaya karar vermediyse, merkezi ‘Kim daha Atatürkçü?’ yarışmasıyla alt etmeyi düşünüyor demektir ki, bu gerçekten ilginç bir duruma işaret ediyor. Şimdilik işin bu yanını zamana bırakarak, “bu marşı 28 Şubat Marşı diye küçümsemek”, “çok ama çok kötü bir şeydir”, hatta ‘tehlikeli bir bölücülüktür’ diye gözdağı veren ‘Türkiye Türklerindir’ gazetesinin başyazarının gazabına uğramayı göze alarak, üç ‘milli’ marşımıza da yakından bakalım dedik.
‘Şakıyan Üç Genç Kız’
Türklerin en çok bildiği ve sevdiği üç marştan biri olan “Dağ başını duman almış, gümüş dere durmaz akar’ diye başlayan Gençlik Marşı, İsveçli besteci Felix Körling'e ait bir ormancı şarkısı. Marşın asıl adı ‘Tre Trallade Jantor’ yani ‘Şakıyan Üç Genç Kız’. Bazıları şarkının sözlerinin erotik olduğunu söylüyor ama İsveççe bilmediğim için kontrol edemedim. Marşın ‘millileştirilmesi’ 1900’lerin başında oluyor. İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından kurulan ‘paramiliter’ Osmanlı Genç Dernekleri’ndeki gençlerin ‘milli duygularının yoğunlaşması için’ Mektebi Sultani’nin idman hocalarından Selim Sırrı (Tarcan) Bey müzik eğitimi için gittiği Stocholm’den döndükten sonra aklına bir fikir geliyor. Gerisini İstanbul Erkek Muallim Mektebi Türkçe öğretmeni Ali Ulvi (Elöve) Bey’den dinleyelim: “Bir gün okulun uygulama odalarından birinde çalışırken, Selim Sırrı Tarcan ziyaretime geldi. O günlerde pek gözde olan bir İsveç marşı için yazmamı istedi. İstenilen güfte 4x4 veya 8 heceli olacaktı. Vakit geçirmeden çalışmaya koyuldum. I. Dünya Savaşı’nın aleyhimize döndüğü yıllardı o yıllar. Gençlik ve halk kaygıya kapılmıştı. Marş yazarken başlıca amacım bu havayı dağıtmak, gençlere azim, ümit ve kalp vermek oldu…”

MUSTAFA KEMAL ÇOK SEVİYOR. Marş ilk kez Ali Ulvi Bey’in okulunda (bugün St. Joseph Koleji) çalınır ve pek sevilir. Okul dışındaki ilk icrası ise 1916 yılının ilkbaharında Kadıköy’de İttihat Spor Çayırı’nda olacaktır. Marşın Cumhuriyet döneminin en sevilen marşı olmasını ise Mustafa Kemal’e borçluyuz. Önce Samsun’a giden Bandırma Vapuru’nun güvertesinde yıldızlara bakarak dalgaların sesini dinlerken; Samsun’dan Havza’ya giderken Çamlıbel mevkiinde arabası bozulduğunda ise yürüyerek Havza’ya giderken güç toplamak için, yanındakilerle bu marşı söylemiş. Milli Mücadele sırasında ordudaki subaylara moral veren marşın resmen ‘milli marş’ olması ise ancak 20 Haziran 1938 tarihli, 2400 Sayılı Kanun’la olmuş.
Bu bölümü eğlenceli bir anekdotla bitirelim: 1955'te İsveç'ten bir kız jimnastik ekibi İstanbul'a gelir. Spor ve Sergi Sarayı'nda yaptıkları gösteriyi piyano eşliğinde söyledikleri bir şarkıyla bitirirler. Şarkı ‘Tre Trallade Jantor’dur. O sırada salondaki bütün izleyiciler ayağa kalkar ve ‘Dağ başını duman almış/Gümüş dere durmaz akaarrrrr….’diye İsveçli sporculara eşlik eder. Durumu bilmeyen İsveç medyası olayı "centilmen Türk seyircisinden jest" olarak yorumlar. Nereden bilsinler, tam 40 yıl önce şirin şarkılarını millileştirdiğimizi…
İstiklal Marşı ve Karmen Silva Opereti

“Bir gün Orta Tedrisat Müdürü odasında çalışıyordum. Kalpağımı masanın bir kenarına koymuştum. Kapı açıldı. İçeriye kısa boylu bir Erkanı Harbiye Albayı girdi. Onu görünce ayağa kalktım, kalpağımı giydim. ‘Buyurunuz’ dedim. Bu zat ‘Ben, Garp Cephesi Erkanı Harbiye Reisi İsmet’ dedi. Kendisini masamın önündeki iskemleye buyur ettim, oturdu. ‘Beni size Dr. Rıza Nur Bey gönderdi. Orduca karar verdik. Bir İstiklal Marşı istiyoruz. Bunun güftesini ve bestesini ayrı müsabakaya korsunuz. Her birini kazanana beşer yüz lira vereceğiz’ dedi. Emirlerini hemen yapacağımı söyledim. O da kalktı gitti.” Bu satırlar 1921’de Maarif Vekaleti’nde orta dereceli eğitimden sorumlu olan Kazım Nami (Duru) Bey’e ait.
O sırada Ankara’da ev bulamadığı için, Taceddin Dergâhı’nda misafir edilen ve Meclis’e Burdur Milletvekili olarak katılan ‘Çanakkale Şehitleri’ ve ‘Bülbül’ şiirlerinin sahibi Mehmet Akif (Ersoy)’un ‘Milletin başarılarının para ile övülemeyeceğini’ düşündüğü için yarışmaya katılmak istemediği, yarışmaya gönderilen 724 şiiiri gözü tutmayan ‘Türkçü’ Maarif Vekili Hamdullah Suphi (Tanrıöver) Bey’in kendisine yazdığı davet mektubundan sonra fikrini değiştirdiği bilinir.



MEHMET AKİF’İN ŞİİRİ SEÇİLİYOR. Ön elemeyi geçen yedi şiir, Mustafa Kemal’in oturum başkanlığını yaptığı 12 Mart 1921 günü tartışmaya açılır. İyi bir hatip olan Hamdullah Suphi, gür sesiyle Mehmet Akif’in şiirini okuduğunda milletvekilleri büyük bir heyecana kapılırlar. Hamdullah Suphi’nin başını çektiği bir ekip diğer şiirlerin okunmasına gerek bile görmez ve oylamaya geçmeyi önerir. Buna itiraz edenler olur. Çünkü diğer altı şiir Mehmet Akif’in şiirinden daha fazla ‘milli’ öğeler taşımaktadır. Örneğin bu şiirlerde ‘Türk’ sözü geçerken Akif’in şiirinde sadece ümmet anlamına gelen ‘ırk’ terimi vardır. Mustafa Kemal’in konuşmasını takiben şiir iki kez daha okunur ve oylamaya geçilir. Şiirin bazı yerlerinin tadil edilmesini gerektiğini ima eden Bolu Milletvekili Tunalı Hilmi Bey oylamanın oldu-bittiye getirilmesinin marşın meşruiyetini zedeleyeceğini ileri sürer ama sözünü dinletemez. Hamdullah Suphi’nin el kaldırma usulüyle yaptığı oylamada Akif’in şiiri ‘çoğunlukla’ ‘İstiklal Marşı’ olarak kabul edilir. Bunlar olurken Mehmet Akif, utangaçlığından başını kollarının arasına saklayarak, sırasının üstüne kapanır. Oylama sonucu belli olur olmaz da heyecanla Meclis’i terk ederek Taceddin Dergahı’na gidecek ve tebrikleri orada kabul edecektir. Daha sonra Hamdullah Suphi Bey’e “Ben bu kadar güzel yazmadım. Ama siz, çok güzel okudunuz.” diyecektir.
O günlerde büyük yoksunluk içinde yaşayan şair, yarışmanın başındaki tutumunu sürdürecek ve 500 liralık para ödülünü Darü’l Mesai adlı hayır kurumuna bağışlayacaktır. Mustafa Kemal daha sonra gazeteci İsmail Habib Sevük'e, İstiklal Marşı'nın en beğendiği beytinin "Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet/Hakkıdır Hakka tapan milletimin istiklâl" olduğunu söyleyecek ve "bu milletten asla unutmamasını istediğim mısralar işte bunlardır" diyecektir.

GÜFTECİ ÇOK BESTECİ AZ. Sıra beste yarışmasına gelmiştir. Aralarında yine Kazım Karabekir’in olduğu 24 ‘besteci’ eser göndermiştir, yani katılım düşüktür. Fakat o günlerde Yunan ordusu Polatlı’ya yaklaşmıştır. Hükümetin ve Meclis’in Kayseri’ye nakli düşünülmektedir. Sonunda, Meclis’te ordunun Sakarya’da savunma düzenine geçmesi fikri galip gelerek, Ankara’nın tahliyesinden vazgeçilir ama yarışma unutulur gider. Bunun üzerine bazı bestekarlar kendi bestelerini çevrelerinde ‘İstiklal Marşı’ diye yaymaya başlarlar. 1924 yılında bu kargaşaya son vermek için Milli Eğitim Bakanlığı’nda bir kurul oluşturulur ve Ali Rıfat (Çağatay) Bey’in Türk müziği etkisindeki ‘acemaşiran’ motifli bestesinde karar kılınır. Ancak 1930’da nedendir bilinmez, yeni bir emirle Riyaset-i Cumhur Orkestrası Şefi Osman Zeki (Üngör)’ün Batılı tarzdaki bestesinin ‘milli marş olarak kabul edildiği’ memleketin dört bir köşesine bildirilir. Batıcı modernleşme çabalarının bir sonucu olarak Türk musikisinin gözden düşmeye başlayacağının ilk işaretidir bu karar.


İLK MEZURLAR. “Nurettin Eşfak/mavzer tabancasının emniyetiyle oynıyarak konuşuyor:/-Bizim İstiklâl Marşı'nda aksıyan bir taraf var/bilmem ki, nasıl anlatsam,/Âkif, inanmış adam, büyük şair/fakat onun/inandıklarının hepsine inanmıyorum./Meselâ, bakın: ‘Gelecektir sana vaadettiği günler Hakkın.’/Hayır,/gelecek günler için/gökten âyet inmedi bize./Onu biz, kendimiz/vaadettik kendimize./Bir şarkı istiyorum/zaferden sonrasına dair./ ‘Kim bilir belki yarın...’”
Yer sorunu yüzünden büyük bir ayıp işleyerek düzenini bozarak aktardığımız bu dizeler, Nazım Hikmet’in Kuvayı Milliye Destanı’ndan alınma. Nazım’ın itirazının neye olduğunu anlıyoruz ama, konumuz bu olmadığı için duymazlıktan geliyoruz. Ama başka aksayan yanlar da İstiklal Marşı’mızda. Hepimizin bildiği gibi 1930’dan beri “larda yüzen alsancak…”, “nim milletimin…” “bu celal sana…”, “kanlarımız sonra helal hakkıdır” gibi dizelerle savaşmak zorunda kalmıştır vatan evlatları. Çünkü marşta ‘prozodi’ hataları vardır, yani sözlerle müzik arasında ahenk yoktur. Marşın neden böyle olduğunu irdelemeden önce marşın besteleniş hikayesinin Zeki Üngör versiyonunu dinleyelim: “İstiklal Savaşı’nın devam ettiği sıralarda ben Muzıka-i Humayun muallimi idim. Yani doğrudan doğruya saraya ve Vahdettin’e bağlıydık (…) Kurtuluş ordusu süvarilerinin İzmir’e girdiklerinden iki veya üç gün sonra evimde, Talim-Terbiye Hey’eti azası ve terbiye mütehassısı dostum Haydar merhumla oturuyorduk. Kapı çalındı. İlkokul öğretmeni İhsan merhum geldi. Büyük bir heyecan içinde süvarilerin İzmir’e girişlerini anlatmaya başladı. Hepimiz coşmuştuk. Hemen kalkıp piyano başına geçtim. Ve derhal içimden doğan parçayı çalmaya koyuldum. Böylece marşın ilk ‘ti’ yerine kadar akordu çıktı. Bu şekilde iki üç mezur yaptım (…) İki gün sonra beste bitti. Götürüp arkadaşlara gösterdim. Çok beğendiler. Bunun üzerine bu müziği milli marş olarak takdime karar verdim. Kıymeti hakkında daha kat’i bir fikir edinmek maksadı ile besteyi Viyana Konservatuvarı direktörüne gönderdim. On gün sonra direktörden gelen bir mektupta eserin çok orijinal bulunduğu ve melodisinin Türk ihtişamına yakışacak şekilde olduğu belirtilerek tebrik ediliyordum. Bu mektup geldikten on beş gün sonra beni Ankara’dan çağırdılar, gittim. Bana Muzıka-i Hümayun-u bütün kadrosu ile Ankara’ya nakletmek vazifesi verildi (…) Vahdettin henüz padişah olduğu için bu işleri gizli yapıyorduk. Bir ay sonra da kimseye bir şey söylemeden Ankara’ya gittim. Ve hemen İstanbul’daki arkadaşları bir telgrafla çağırdım. Üç gün sonra geldiler. Böylece milli marşı bu heyete ilk defa olarak Ankara’da verilen o baloda Atatürk’ün huzurunda çaldık. İşte milli marş böyle bestelendi.”



DÖRTNALA ATLILAR NEREDE?. Osman Zeki Bey, marşın pek ölgün bulunan ritminin kabahatini de başkalarına atar: “Ben İstiklal Marşı’nı bestelerken kulaklarımda İzmir’e koşan atlıların dörtnal sesleri vardı. Bir de marşın bugün aldığı şekli düşünün. Eserin başında metronomu 1 dörtlük 80 olan bir eser hiç bir vakit cenaze marşına benzemez. Plaklardaki ağır tempolu çalınışı ise, ‘Sahibinin Sesi’ stüdyosunda orkestra ile plağa çaldığımız zaman teknisyenler, bunun çok süratli bir marş olduğunu söylediler. Bu sebeple plağın aynı yüzüne bir marş daha çalmamızı rica ettiler. Ben böyle bir teklifi kabul edemezdim. O anda aklıma bir şey geldi: ‘Marşı biraz ağır çalalım, böylece plak dolar. Sonra çalınırken gramofon biraz hızlıya ayarlanır, olur biter’ dedim. Bu fikir pek münasip görüldü ve dediğim gibi yapıldı. Fakat bilahare böyle bir fikir vermekle hata ettiğimi anladım. Çünkü marş çalınırken gramofonun hızlıya ayarlanması icab ettiğini kim bilebilirdi?” Bu açıklamaya inanıp ‘keşke böyle yapmasaydı’ deyip geçiyoruz çünkü çok daha vahim bir iddia var.
İNTİHAL Mİ?. O yıllarda TBMM’de Bursa Milletvekili olarak görev yapan askeri doktor Osman Şevki (Uludağ) Bey’e göre Osman Zeki Bey’in bestesi Karmen Silva adlı bir sokak şarkısından esinlenerek yapılmış, özgün olmayan bir eserdir. 1924’ten 1930’a kadar söylenen Ali Rıfat Bey’e ait besteyi prozodi açısından çok daha iyi bulan Osman Zeki Bey bu konudaki iddiasını defalarca Meclis kürsüsünde dile getirmiş ancak yetkililerden ve besteciden tatmin edici bir cevap alamamıştır. Şimdi sözü Osman Zeki Bey’e bırakalım: “…Sekiz ay sonra Ali Rıfat Bey’in kardeşi Samih Rıfat bey, Maarif Vekaleti’nden ayrılmış, onun yerine [Süleyman] Necati Bey geçmişti. Bu esnada Zeki Bey İstanbul’dan Ankara’ya gelerek yerleşmişti. Rivayete göre Zeki Bey kendi bestesinin Milli Marş olması için Latife Hanım’ın tavassutunu rica etmiş ve o da Necati Bey nezdinde iltimas ederek bu suretle Ali Rıfat beyin marşı men olunmuş ve sırada dördüncü olan Zeki beyin bestesi onun yerine geçmiştir. Bu rivayeti o zamanın mebusları hep böylece naklederler. Zeki Bey’in, kendi zamanında iyi bir viyolonist olduğunu söylerler. Fakat bu muhterem zatın besteciliği hakkında biz, ancak menfi bir kanaat sahibiyiz. Evvelce Maarif Vekaleti tarafından mekteplerde okutulan bir musiki kitabında ‘papatyalar’ adlı şarkının notaları üstüne kendisinin ‘bestekar’ diye imza atması ve eskiden Sâti Bey’in mektebinde musiki hocalığı ettiği esnada bunu talebesine kendi eseri olarak göstermesi hoş görülmez (…) Ben bunu 07/05/1940’da C.H.P. Meclis Gurubu’nda Maarif Vekili’nden sordum ve izahat istedim. Sonra da İstiklal Marşı’na geçerek bunun ilk kısmını teşkil eden on ölçüsünün Karmen Silva adında bir sokak şarkısından transpozisyon suretiyle alındığı rivayetini naklettikten sonra sordum: ‘Bu Marş, İstiklal Marşı olarak ortaya çıkarılmazdan evvel Vahdettin’e marş olarak takdim edilmiş midir, değil midir? Bu marşın orkestrasyonunu yapan Ermeni milletinden [Edgar] Manas Efendi değil midir?”

‘BİZDE BESTEKAR YOKTUR’. Maarif Vekili Hasan Ali Yücel kendisine şu cevabı vererek adeta iddiaları doğrular: “… Demek isteniyor ki bizim bestekarlarımız, kompozitörlerimiz yoktur, başka milletlerin bestelemiş oldukları şarkıyı alıp sözlerini değiştiriyor ve bu nağmeleri alıp kendi çocuklarımıza veriyoruz. Üstelik de bunları nereden aldığımızı söylemiyoruz. Arkadaşımızın bunda hakkı vardır. Çünkü hakikaten bir kısım şarkılarda ve marşlarda böyle iktibaslar, intihaller yapılmış ve bunu yapanlar da kemali cesaretle kendi adlarını altına koymuşlardır… adaptasyon mutlaka fena şey değildir. Fakat yalancılık, tercüme ettiği bir eser üzerine ‘Benimdir’ diye imza koymak ayıp bir şeydir….” Ve sonra İstiklal Marşı’na geçerek devam eder: “Mütehassısların bendenize söylediklerine göre bu bize Karmen operasından bir kısım değil de Karmen Silva diye bir vals varmış, revaçta imiş, onun bilmem kaç batutası benziyormuş. Zeki Bey bunun orkestrasyonunu Ermeni bir zata yaptırmıştır…”
Osman Şevki Bey’in ısrarlı sorularına rağmen, Zeki Üngör, eserini kısmen Karmen Silva adlı sokak şarkısından kopya ettiği yolundaki iddialara karşı suskun kalmıştır. Dolayısıyla İstiklal Marşı’mızın bestesi üzerindeki ‘gayri millilik’ şaibesi hala devam etmektedir! İlgililere duyurulur….

Kemalist Güzelleme: 10.Yıl Marşı
Müziği ‘devşirme’ olan marşlardan bir diğeri bazı kaynaklara göre İstiklal Marşı’nın yerine hazırlatıldığını söylenen 10. Yıl Marşı. Marş adından da anlaşılacağı üzere 1933 yılında Cumhuriyet’in 10. yıldönümü kutlamaları için hazırlanmış. Güftesi Faruk Nafiz (Çamlıbel) ve Behçet Kemal’e (Çağlar), bestesi Cemal Reşit’e (Rey) ait olan marş, tüm dünyaya bir zamanların ‘Hasta Adamı’ nın nasıl dirildiğini ve 10 yılda ne büyük işler başardığını anlatmayı amaçlıyor. Marşı ilk kez 14 Ekim’de dinleyen Mustafa Kemal’in marşı beğenmesi üzerine önce İstanbul’da Beyazıt ve Taksim meydanlarında, Şehir Bandosu’nun eşliğinde marş talimleri yapılmış, ardından bütün yurtta bir marş seferberliği başlatılmıştı. Ancak 1940’larda çocukların ağzında ‘Hamama da gittik nalınla/ Annem bizi yıkadı/Mis kokulu sabunla` şekline dönüşen marş, uzun süren bir kış uykusuna yattı. Aradan yıllar geçti, doğru dürüst bir ikinci marş bestelenemediği için olsa gerek 1990’larda Güneydoğu’da kan gövdeyi götürünce Cumhuriyet’in bekasına ilişkin kuşkulara kapılan kesimler tarafından tozlu raflardan indirildi ve yeniden dolaşıma sokuldu. Bunda Cumhuriyet’in 75. Yılı için bestelenen marşın tutmamasının da rolü büyüktü. 28 Şubat 1997’de TSK tarafından RP-DYP Koalisyonu’na verilen muhtıra sonrasında ise adeta Kemalist bir meydan okumaya dönüştü. O tarihten bu yana Türkiye’yi iç ve dış düşmanların saldırı altında hisseden kesimler, 10. Yıl Marşı’nı topluca okuyarak kendilerini güçlü hissetmeye çalışıyorlar. Aynen mezarlıktan geçerken ıslık çalanlar gibi…

DEMİR AĞLAR. “Çıktık açık alınla on yılda her savaştan/On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan/Başta bütün dünyanın saydığı Başkumandan/Demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan” şeklindeki ilk kıtada, Mustafa Kemal’in asker kimliği öne çıkarılarak Milli Mücadele dönemindeki askeri ve sivil mücadeleler vurgulanıyor ve aslında 14 milyon civarında olan ülke nüfusu kafiye uğruna 15 milyona çıkarıldıktan sonra, Osmanlı İmparatorluğu döneminden beri yönünü Batıya çevirmiş bir toplum olarak, o dönemde medeniyetin sembolü olarak görülen ve eksikliği ciddi bir eziklik yaratmış olan demiryolu meselesine atıfta bulunuluyor. Marşın “Türk'üz, Cumhuriyet'in göğsümüz tunç siperi/Türk'e durmak yaraşmaz, Türk önde, Türk ileri!” şeklindeki nakarat bölümünde ise o yıllarda pek beğenilen Nazi Almanyası ile Mussolini İtalyası’nın esintileri var.
TÜRK’ÜZ. “Bir hızla kötülüğü, geriliği boğarız/Karanlığın üstüne güneş gibi doğarız/Türk'üz, bütün başlardan üstün olan başlarız/Tarihten önce vardık, tarihten sonra varız” şeklindeki ikinci kıtasının ilk dizesinde Cumhuriyet’in yerini aldığı Osmanlı Devleti ve onu oluşturan tüm unsurların nasıl algılandığına dair ipuçları var. İkinci dizede, malum ırkçı tema tekrar karşımıza çıkıyor. Son dizeler ise dünyadaki bütün dillerin Türkçe’den türediğini ileri süren Güneş Dil Teorisi ile, dünyadaki tüm kültürlerin kökeninde Türklerin olduğunu ileri süren Türk Tarih Tezi’ne bir gönderme.
“Çizerek kanımızla öz yurdun haritasını/Dindirdik memleketin yıllar süren yasını/Bütünledik her yönden İstiklâl kavgasını/Bütün dünya öğrendi Türklüğü saymasını” dizeleri ‘öz yurt’ tanımı ile Anadolu’nun Türklere ait olduğunu bir kez daha vurgularken, her ne kadar Birinci Dünya Savaşı sonunda imparatorluk topraklarının çoğu kaybedilmişse de, son Osmanlı Meclisi’nde alınan Misak-ı Milli kararı ile tarif edilen sınırların korunduğu tesellisiyle bitiyor.

SINIFSIZ KİTLE. “Örnektir milletlere açtığımız yeni iz/İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz/Uyduk görüşte bilgiye, gidişte ülküye biz/Tersine dönse dünya yolumuzdan dönmeyiz” dizelerinde önce toplumsal ayrışmayı ve sınıf oluşumunu rejime yönelik en büyük tehlike gören zihniyetin icadı olan ‘halkçılık’ ilkesinin ifadesi olarak Cumhuriyet rejiminin en kof hedefi vurgulanıyor, ardından bir İslam toplumundan Batılı bir toplum yaratmanın çelişkilerini çözmek için Ziya Gökalp’in icad ettiği ‘Batı medeniyeti-Türk/İslam kültürü’ sentezine atıfta bulunuluyor. Marşın noktasını rejimi tehdit eden iç ve dış düşmanlara verilen gözdağı oluşturuyor.

BESTE GAYRİ MİLLİ Mİ? İstiklal Marşı ile ilgili çarpıcı iddialarda bulunan Osman Şevki Bey’e göre, Cemal Reşit Rey’in bestesi de özgün değildir. Cemal Reşit eseri bestelerken, librettosu (güftesi) ve bestesi ünlü yazar Jean-Jacques Rousseau’ya ait olan ve ilk kez 1752 yılında Kral XV. Louis’in huzurunda sergilenen tek perdelik ‘Le devin du village’ (Köy Kâhini) adlı operanın “J’ai perdu tout mon bonheur/J’ai perdu mon serviteur” (bütün saadetimi kaybettim/hizmetçimi kaybettim) diye başlayan bölümden esinlenmiştir. Osman Şevki Bey, bestedeki ‘prozodi’ hatalarını bu kopyacılığa bağlar. Bu iddialara karşı uzun süre sessiz kalan Cemal Reşit Rey, sonunda böyle bir operanın tek bir notasından bile haberi olmadığını söylemekle yetinir. Ancak, Cemal Reşit Rey’in 1913’de, yani Jean-Jacques Rousseau’nun 200. doğum yılı etkinliklerinin düzenlendiği yıldan sadece bir yıl sonra, ailecek Paris’e yerleştiği; müzik eğitimini de bu ülkede aldığı düşünülünce ‘hiç duymadım’ savunması inandırıcı görünmez. Bu konuda kendi karar vermek isteyen okuyucularımız http://www.rousseauassociation.org/aboutRousseau/musicalWorks.htm adresinden Rousseau’nun operasını dinleyebilirler.

Kaynakça: Etem Üngör, Türk Marşları, Türk Kültürünü Araştırma Ens. Yayınları, Ankara, 1966; Ahmet Hatipoğlu, Türk Musıkîsi Prozodisi, TRT Yayınları, Ankara, 1988; Nusret Karanlıktagezer, İstiklal Marşı ve Mehmet Akif Ersoy, 1986; Musiki Mecmuası, 1 Nisan 1954, S.74.

21 Nisan 2008 Pazartesi

Kırılgan Zamanlar



Murat Altunöz’ün Beklenen Kitabı Kırılgan Zamanlar Çıktı…



2002 Ocak ayında başladığımız yolculuğumuza 7 yıldır devam ediyoruz. Karalama Dergisi, ülkenin koşullarına göre bazen inişler ve çıkışlar yaşamamıza rağmen her geçen gün dergimizle daha da büyüyoruz.



Karalama Dergisi olarak;


Şair Nevruz Uğur ve Halil İbrahim Yıldız’ın kitaplarından sonra Karalama’nın Kurucusu ve halen Editörü olan Murat Altunöz’ün Kırılgan Zamanlar adlı kitabını yayımladık.


Geçmiş zamanların, kırılmış, yalnız ve hüzünlü dizelerinde bulduk kendimizi,


Her dize de bir direniş, bir sürgün, bir ayrılık ve özlem var.



Murat Altunöz’ün Şiirleri Kırılgan Tarihimizi anlatır.


İncinmiş, geç kalmış haylaz çocukların yürekten söylediği şarkılar gibidir


Mutlaka bir dizede biz varız,


Çünkü Kırılgan Zamanlar


Bizim tarihimizin şiiridir.



Karalama Dergisi haylaz, düşleri çalınmış çocukların özlemlerini kavgalarını ve hüzünlerini yayınlamaya devam edecektir.



Murat Altunöz Kimdir ?



1977 yılında Antakya’da doğdu.


Gazetelerde yazdığı yazılar, çalıştığı sol dergiler ve Devletle bir türlü barışamamaktan dolayı yıllarca, çeşitli dönemlerde tutsaklıklar yaşadı. Sürgüne gitti, sürgün’deyken gazeteciğe başladı. Yerli ve yabancı çok sayıda Ajans,Tv ve Gazetede çalıştı. Halen Hayatını gazetecilik yaparak sürdürmekte.Şiirleri; Türkiye çapında çıkan edebiyat dergilerinde yayınlanmaktır.



Murat Altunöz, Türkiye Edebiyatçılar Derneği, Antakya Aalen Kültür Sanat Derneği, Çağdaş Gazeteciler Derneği ve Antakya Gazeteciler Cemiyeti üyesi olup evli ve Dicle İdil adında bir kızı vardır.


Karalama Dergisi


TÜRK MODERNLEŞMESİ



JAKOBENİZM VE BONAPARTİZM



Yener ORKUNOĞLU


Bir kaç haftadır Türk modernleşmesi üzerine yazıyorum. Modernleşen, ama burjuva aydınlanma sürecinden geçemeyen bir ülkedeki sorunlara dikkat çekmeye çalışıyorum. Amacım, sosyalistlerin çok kapsamlı görevlerle karşı karşıya kaldıklarına işaret etmek..



Türkiye'de modernleşme hareketinin tarihini ve modernleşmenin toplum üzerinde yarattığı etkileri incelemek ve aynı zamanda modernleşme konusunda liberal entelektüellerin yarattığı yanılsamaları açığa çıkarmak zorundayız.

Liberal entelektüellerin çarpıttığı bir konu var. Siyasal İslam'ın yörüngesine girmiş bir çok entelektüel, Türkiye'deki Kemalistleri Jakoben olmakla suçlarlar. Yani Jakobenizm, darbeci ve anti-demokrat olmakla özdeşleştirilir. Böylesi bir değerlendirme, Jakobenizmin çarpıtılmasıdır. Kemalizm'i, Jakobenizm olarak değerlendirmek, Jakobenizme karşı bir haksızlıktır. Çünkü Jakobenizm, Fransız Devrimi döneminde küçük burjuvazinin (baldırı çıplakların) radikal bir devrimci hareketi olarak doğdu. Fransız Devrim hareketinin sol kanadını oluşturur.

Robespierre, Marat, Danton gibi önderleri olan Jakoben hareket, eski feodal düzeni yıkarak, modern çağı başlatan bir harekettir. Jean-Jacques Rousseau'nun (1712-1778) düşüncelerinden etkilenen Jakobenler monarşiye karşı cumhuriyet yönetimini ve anayasal hakları savundular.

Bugün herkesin ağzına sakız ettiği 'Düşünce özgürlüğü'nün ilk savunucuları Jakobenler'di. 'Eşitlik', 'Özgürlük' ve kardeşlik düşüncelerinin esin kaynağı Jakobenizmdir. Fransa'da devrimin yürütücüleri ve taşıyıcıları Jakobenlerdi. Dolayısıyla bugün, hem fikir ve örgütlenme özgürlüğünü savunmak, hem de Jakobenizme küfür etmek bir tutarsızlıktır. Çünkü fikir özgürlüğünün ilk savunucuları Jakobenler olmuştur. Jakobenler 'iş' ve 'eğitim'i anayasal ve sosyal bir hak olarak savundular.


Kemalizm'i, Jakobenist bir hareket olmakla suçlayanlar, ya Jakobenizmin ne olduğunu bilmiyorlar, yada Jakobenizmi kasıtlı olarak çarpıtıyorlar. Çünkü Kemalizm, Jakobenizme özgü bazı eğilimler taşısa da, esas olarak Bonapartizme daha yakındır

Bonapartizm, sınıflar arası bir denge veya pata durumunda ortaya çıkan otoriter bir yönetim biçimidir. 2 Aralık 1851 yılında III. Napolyon olarak bilinen Louis Bonaparte (1808–1873) bir hükümet darbesi yaptı ve bu hükümet darbesini o dönemde Victor Hugo ve Proudhon gibi kişilikler analiz etmeye çalışmışlardı.

Viktor Hugo, Bonapartizmi, toplumsal koşulları dikkate almadan 'tek kişinin zorbalığı' olarak değerlendirir. Marx'a göre Bonapartizm, tek kişilik otoriter sistemdir. Ama Bonapartizm, belirli toplumsal koşulların ürünüdür: Bunlardan biri nüfusun çoğunluğunu oluşturan köylülüğün kendisini politik alanda temsil edememesidir. Bunun nedeni, köylülüğün bilinç seviyesinin düşük olması ve politik örgütsüzlüğüdür.

Marx şunları yazmıştı: 'Aşağı yukarı aynı zamanlarda yazılan ve aynı konuyu işleyen yapıtlar arasında yalnız ikisinin sözü edilmeye değer: Victor Hugo'nun Küçük Napoléon'u ve Proudhon'un Hükümet Darbesi.
Victor Hugo, hükümet darbesinin sorumlusuna karşı acı ve nükteli sövüp saymalarla yetiniyor. Olayın kendisi, ona, duru bir gökte çakan bir şimşek gibi görünüyor. Olayı, ancak, bir bireyin zora başvurması olarak görüyor. Böyle yapmakla, onu küçülteceği yerde, ona tarihte eşi görülmemiş kişisel bir girişkenlik gücü yükleyerek, büyüttüğünü fark etmiyor. Proudhon ise, hükümet darbesini, daha önceki tarihsel bir gelişmenin sonucu gibi sunmaya çalışıyor. Ama, hükümet darbesinin tarihsel yapısı, kaleminde, hükümet darbesi kahramanının bir savunmasına dönüşüyor. Böylece, sözde objektif tarihçilerimizin düştükleri yanılgıya düşüyor. Bana gelince, ben, tersine, Fransa'da sınıf savaşımının sıradan ve kaba bir adamın kahraman gibi görülmesini sağlayacak koşulları ve durumu nasıl yarattığını gösteriyorum
.'


Otoriter rejimler, emekçilerin geri bilinç ve yetersiz örgütlenmeleri durumunda ortaya çıkar. Çünkü politik olarak örgütlenmeyen halk tabakaları çıkarlarını koruyamazlar. Halk, çıkarlarını politik olarak temsil etme yeteneğine

kavuşamazsa, 'temsil edilirler'. Emekçiler, politik bakımdan örgütlenmemişse, dağınık durumdaysa, genellikle kendilerini koruyacak otoriteye ve güçlü devlete eğilim gösterirler. Demek ki, 'otoriter ve güçlü devlete' duyulan eğilim, emekçilerin politik parçalanmışlığının sonucudur. Emekçilerin politik güçsüzlüğü otoriter eğilimlere yakınlık duymasına neden olur


Marx Bonapartizm konusunda iki noktaya dikkat çeker:


Birinicisi, Bonapartist rejim, işçi sınıfı ve burjuva arasında sınıf dengesinin pata bir durumda olduğu dönemde gündeme gelmiştir.


İkincisi, Bonapartizm, parlamenter rejimi ortadan kaldırarak otoriter bir rejim kurar. Burjuvaziyi de politik iktidarın dışında tutar. Ama Bonapartizm, burjuvaziyi ekonomik olarak güçlendirerek sınıflar arası dengeyi burjuvazinin lehine çözer.

17 Nisan 2008 Perşembe

Yerel Çeteleşmenin Boyutu...









Murat ALTUNÖZ

Ülkemizde yıllardır çetelerden bahsedilir. Keza Susurluk çetesi ile gün yüzüne çıkan, en büyük çetenin ardından,Türkiye'de çok şeyler değişti. O gün Susurluk'ta ortaya çıkan çete ile devletin arasındaki bazı insanların çetelerle iş birliği yaptığı tam anlamıyla kesinleşmiş oldu.

Çeteleşme yıllar sonra Ergenekon operasyonuyla tekrar gündeme geldi. Eskiden bildiğimiz mafya sistemi çökmüş artık daha organize ve daha profesyonel bir hal alan almıştır.Bazı yazarlar, Emekli Polisler ve Emekli askerlerinde içinde bulunduğu yeni bir yapı ortaya çıktı.

Aslında bu tür çeteleşmeler yıllardır hep ülkemizde vardır. Ama bu hafta benim bahsetmek istediğim yerel çetelerdir. malesef son yıllarda ciddi anlamda yerel çeteleşme ve Organize suçlarda bir çoğalma vardır. Zaten Hatay il Emniyet Müdürü Osman Çapalı'da bu konuya dikkat çekerek " Bireysel suçlar artık organize suçlara kaymıştır" demiştir.

Geçen yıl malesef Dursunlu Beldesinde bir grup çete elemanı köy ortasında akrabalarımın da içinde bulunduğu halka saldırarak birinin ölümüne birinin ise ağır yaralanmasına neden olmuştur.

Nedense olaydan 2 yıl geçmesine rağmen halen faillerin başı yakalanmadı.

Şimdi bir kaç sorum olacak:

· 17-18 yaşlarındaki gençler otomatik silahları nereden buldu ?

· Bu silahları onlara kim sattı ?

· Bu silahları almak için bu insanlar paraları nerden buldu ?

· Devlet, neden bunu daha önce önleyemedi ?..

Malesef geçtiğimiz haftalarda, Hatay, Harbiye'de, bir çeteye haraç vermediği için öldürülen Seyfettin Karadaş’ın cenazesine katıldım. Gerçekten de Harbiye'de son dönemler başlayan bu çeteleşme her geçen gün daha da büyümekte.

Ama Harbiye'deki çeteleşmeye karşı halk ortak bir tavır almaya başladı, bu çok sevindirici bir durum. Böylesi ortak çalışmaların, tüm Hatay'a yayılmasından yanayım. Çeteleşmenin önüne, ancak böyle geçilebilir, diye düşünüyorum...13. Nisan 2008

İNTERAKSİYON

Faiz Cebiroğlu


İNTERAKSİYON



Her gelişim, karşılıklıdır. Her ileriye yönelik değişim, bir interaksiyondur. İnteraksiyon, karşılıklı etkileşim oluyor. İnsanlar, başkalarıyla birlikte yer alarak, başkalarıyla birlikte öğrenerek sosyal yönlerini geliştiriyorlar. Sosyal yönünü geliştiren insan, aldığı öğreti ve deneyimlerle bireysel yönünü ”işleyerek” yapılandırıyor. Yapılanma, ”özbilinç” ve ”özgüven” ile nitelik bir hal alıyor. İnteraksiyon ya da karşılıklı etki, yaşadığımız toplumda, değişik yer ve ortamlarda farklı farklı oluyor. Dille başlayan diyaloğa; insanların bulunduğu yaşam tarzları, çalışma biçimleri ve kısacası sahip oldukları sınıfsal konumları da ekleniyor. Sosyal sınıf, gelişimde ”ana halka” oluyor. Sosyal sınıf, ileriye yönelik değişimin ”can alıcı noktasını” oluşturuyor.

Karşılıklı etkileşimde kullandığımız ilk araç, dildir. Karşılıklı bir anlayış ve tesir için, yazılı, sözlü, vücut v.b dil çeşitlerinden yararlanıyoruz. Fakat burada kullanılan dil, yalnızca ”kelime” ”doğru telafüz” veya ”cümle kuruluşu” , kısacası dilbilgisi, gramatik değildir. Bizler, vücut duruşlarımızla, mimik ve vücut ifadeleriyle de birbirimizi anlamaya ve etkilemeye çalışıyoruz. Bizler, bu yöntemlerle, içinde yer aldığımız sınıfsal konuma göre, gelenek ve normlarımızı ifade ediyoruz.
Burada ifade edilen normlar ya da örnekler, içinde yer aldığımız sosyal konuma göre, değişiklik arz ediyor. Bu değişiklikler nedir, nasıl oluyor? Şudur:

Bir: Yaşam tarzımız: Yani aile, barınma, bütçe, giyim, eğlence v.b imkanlar.

İki: Çalışma biçimi: Yaptığımız iş ve işyeri. Yaptığımız işin hayatımızdaki yeri ve rolu.

Üç: Düşünce bakışımız: Yani dünyaya bakışımız; insan ve toplum modeline ilişkin görüşümüz.

Dört: Yaşadığımız yer: Yani yaşadığımız yer şehir mi, köy mü? Yaşadığımız yerde sosyal netvörk (aile, komşu, arkadaş ve dostlar arasındaki bağıntı) nasıl?



Görüldüğü gibi, interaksiyon, toplumsal yaşamın karmaşık ve bir çok yönüne hitap eden ve bunları ihtiva eden karşılıklı bir enformasyon, yani malümat alışverişidir.

Bütün bu faktörler, karşıklı gelişimde belirleyici bir rol oynadıkları açıktır. Bizler, hayatımıza tesir eden bu faktörlerin (olumlu – olumsuz) yönlerini tanımak zorundayız. Bu faktörler üzerinde durmak, bu faktörlerin yaşamımızda etkilerini ”tahlil” etmek, harmonik ve ileriye yönelik gelişim için zorunludur.

Her gelişim, karşılıklıdır. Doğrudur. Ama doğru olan bir başka nokta da var, her karşılıklı etkileşimin, bir gelişim olamayacağı gerçeğidir. Böylesi interaksiyonlarda, ”seçici” olmak yükümlülüğü ortaya çıkıyor. Açık ki, interaksiyonlarda ”seçici” olmayanlar, kendilerini de geliştiremiyorlar. İnteraksiyonlarda ”seçici” olmayanlar ne kendilerini, ne de talihlerini değiştirebiliyorlar.